MARİNEROS SEYİR DEFTERİ 2018-GÜNEY EGE

-1-
Bu sezon önemli değişiklikler var. Erol kaptan ve ben eski tekneleri sattıp yelkenli tekne aldık. Cengiz kaptan neredeyse sıfırdan yaptığı 12 metrelik yelkenlisini bitirdi. Enes’in zaten bir yelkenlisi vardı. Bütün tekneler karaya alınıp, alt bakımları ve motor bakımları yapıldı. Bitti mi? Biter mi? Kış karıncaları gibi çalışıp, cepte para kalmamacasına masraflar edip, güneş pannelleri, aküler,vebastolar, elektirikli tuvaletler, biminiler, yelkenler ve daha bilimum emekler ve masraflardan sonra geldik seyir zamanına. Ancak anladık ki; meğersem biz bütün bu işleri ve masrafları sayın Posseidon paşanın gönlü olsun diye yapmışız. 25 Haziran Pazartesi seyre başlamaya karar veriyoruz.... Pat hava raporları Marmara’da fırtına ve hatta hortum uyarısı veriyor. “Olsun zaten daha aküleri almadık iyi oldu” diyerek avunuyoruz. Çıkışımız Salı’ya kalıyor. Pat yeni bir hava raporu... Yağmur, dolu artı fırtına... Yine olsun daha botu tamir etmedik, yeni aküleri takmamıştık avuntusuyla keyif moduna geçelim derken, Erol Abi’yle  tekneleri bırakıp arabalarımızı battaniyelerle doludan korumaya çalışıyoruz. Sonra da fırtına gelene kadar koştura koştura teknelere gidiyoruz. Neyse ki ne dolu, ne fırtına gelmiyor... Ya bu insanoğlu kendine nasıl da sevinecek bir şeyler buluyor. Arabalarımıza bir şey olmadı, teknelerin heçleri doludan kırılmadı. Aman da ne güzel, ne kadar da mutluyuz... Pazartesi gününden beri benim teknemde üçüncü yüksek Marineros şurası toplantısını yapıp, Çarşamba günü saat 1'de çıkmaya karar veriyoruz.




-2-
27 Haziran, Çarşamba. Biz hala limandayız. Çünkü yine küçük de olsa hava raporları biraz lodos gösteriyor. Olsun ufak tefek eksikliklerimizi gideririz, iyi olur şeklinde yine avunuyoruz. Ancak ufağı tefeği ne ki; Cengiz direk tepesinde cebelleşiyor, ben motor bölmesinde, motorumla bir bütün oluyorum. Türkün aklı ya kaçarken gelirmiş ya... Biz kaçmak zorunda kalmayacak kadar akıllı olduğumuzdan... Aklımız başımıza erken geldi yani. Cergiz’in gönder ve lazy jack halatlarını bağladık. Ben daha önce beni Sivriada’da üç saat uğraştıran motorun şasi kablosunu kıskandırmak için bir tane de yedek şasi kablosu çektim. Enes (nedense) kamara masasını söktü, zımparaladı, vernikledi. Çünkü çok gerekliydi. Mazallah yoksa alabora olabilirdi. Vernik yeteneği konusunda bir yorum yapmıyorum, kızıyor. Bu arada Feyber Teknesi’nin tayfası da müthiş bir iş birliği içerisinde çapasının zincirini değiştirirken, filomuzun en küçük miçosu Okyanus Böcüğü de onlara görsel ve işitsel olarak destek veriyordu. Neyse, sonuçta bugün saat birde çıkma planlarımız hava muhalefeti ve teknik sebeplerden dolayı suya düştü. Sabahtan “Arkadaşlar herkes her an açılacakmışız gibi hazırlığını yapsın” kararını almıştık. Günün yorgunluğuyla dört kaptan bir durum değerlendirmesi toplantısı yaptık. Konu hava. Lodos ve kaçak (Ani ve kısa süreli sert rüzgar) yapma olasılığı var. Üç fikir ortaya çıktı: 1. Tirilye’ye gidelim. (Hemen söndü. Yol uzayacaktı.) 2. Sivriada’ya gidelim. (Ben ve Enes karşı oy, Cengiz çekimser, Erol Kaptan gidelim) 3. Limanda kalalım, geceyi teknelerde geçirelim. (Ben ve Enes kabul, Cengiz çekimser, Erol Kaptan gidelim) Son derece demokratik bir oylama oldu yani.
Bu arada, halâ limanda olduğumuzu öğrenen Erdinç ve eşi Perihan, akşam ziyaretimize geldiler. Bir süre karada kalmak zorunda olan Göktuğ Miçosu ve Şeyda Kaptaniçesi de sohbete katıldılar. Sohbet güzeldi de, sabah beklenen hava gece yarısına doğru geldi. Kaçak yaptı. Biz benim teknenin kamarasına sığındık. Erol Abi’nin teknesinin kıçı duvara vurmaya başladı ama Erol Abi teknesinde uyuyordu. Enes o yağmurda giysilerini çıkarıp, boxerıyla gidip Erol Abi’nin teknesinin tonozunu gerdirdi. Sonra da ona bir plaj havlusu, bir de benim tişörtümü verip eve gönderdik. Ben o havada suya düşen paserellamı (daha önceden tekneye bağlamıştım)  kurtarıp, teknemi karadan açtım. Aslında bir yere gitmeye gerek yok gibi. Çünkü burada da biz maceramızı yaşıyoruz. Yarın sabah 11 gibi Sivriada. Son palanımız bu. İlla gideceğiz. Geri dönmek yok. Ama çıkabilirsek tabi...







-3-
28 Haziran, Perşembe. Artık karadaki düşünce çatışmalarını, rota tartışmalarını anlatmıyorum. Sonuçta tee öğleden sonra bilmem kaçta limandan ayrıldık. Hem de lodos ve kaçak hava olasılığını bile bile. İlk kararımız Tirilye. Tuzla açıklarına geliyoruz. Navionics’ten rota ayrıntılarına bakıyorum varış saatimiz 21:30. Gökyüzünden Tirilye tarafına bakıyorum. Anam anam durumu. Telsizden durum paylaşıyorum. Rota Sivriada’ya dönüyor. Çünkü artık bu karadayken Enes’in söylediği kaçak olmaktan çıkıp  göz göre göre gelen bir şeydi ama yapacak bir şey yoktu herkesi karada kurtlar basmıştı, açıldıktı bir kere artık. Telsiz konuşmaları harıl harıl. Ben ilk başta en yakın olduğu için Koç’un adasının rüzgar altına sığınalım çapa atalım dedim ama sonra bana da mantıklı gelmedi. Herkes Büyükada’nın kuzeyine yönelsin rüzgar altına sığınalım dedik ama çok uzaktı oraya yetişme şansımızın olmadığını bile bile yöneldik. Hava gelmeden az önce benim teknede bütün elektrik gitti. En kötü olasılık; motor stop ederse asla bir daha çalışmayacağı için, dümeni Deniz'e bırakıp, bütün yelken halatlarını ve her şeyi tek başıma yapacak şekilde hazır hale getirerek, Deniz’i kamaraya gönderdim. Ardından sağnak, kaçak ne varsa üzerimize bindi. Nasıl olsa ıslanacağım diyerek, sadece şortla dümen tutmaya başladım. Yağmur kazandan boşanıyor, dalga serpintisi de bol olunca, telsiz, telefon, tablet her şeyi kamaraya gönderdim. Oh ne güzel yahu. Yok Navionics’miş, yok otopilotmuş...Doğayla mücadele bu işte. Görüşün birazdan tamamen  kaybolacağını anlayınca, manuel pusulaya baktım 300...  4,5 numara gözlüklerim o yağmurda iptal tabi. Nasıl olsa hiç bir şey göremiyorum diyerek çıkartıp onları da attım. Marineros’un diğer teknelerini göremiyordum. Sanırım hepsi bir yöne dağılmıştı. Sonra karayı da görememeye başladım. Sadece pusulada 300 dereceye gitmeye çalışıyordum ama sonra ona da güvenemeyip iyice kuzeye dönüp en azından karayı görebileyim dedim. Karayı siluet halinde görünce tekrar 300 dereceye döndüm.  Deniz kamarada telsizle veya telefonla diğerleriyle konuşmaya çalışıyordu, arada bana da bir şeyler söylüyordu ama ben onu o rüzgarda anlayamıyordum. Yarım saat 40 dakika sonra kaçak bitti. Görüş açıldı. Baktım bizimkiler önümde ip gibi gidiyor. Demek ki doğru yapmışım diyerek kendimle acayip gurur duydum. Sonradan konuşmalardan anladım ki o kaçakta herkes çil yavrusu gibi bir yana dağılmış ama görüş açılınca herkes hizaya geçmiş (Ben dahil tabi). Sonra her şey bitti. Hatta güneş açtı. Havada ikinci bir kaçak belirtisi vardı. Biz de Maltepe’deki barınağa girip demir attık. Rahatlayınca hadlerini bildirmek için ben hemen akülere daldım tabi. Ancak bir suçları yoktu. Yeni değiştirmiştim ve bütün bağlantılar doğruydu. Both şalterle oynayınca elektrik geliyordu. Hiç bir anlam veremedim. Daha önce sorun çıkartan motorun şasi kablosuna inat olsun diye ikinci bir şasi kablosu çekmiştim. Belki de ona kızmış olabilir diye onu söktüm. Her şey normal görünüyor da yarın sabah bakalım rota nere biz hala onu bilemiyoruz.... 
 29 Haziran Cuma, Sabah 10’a doğru hava iyice düzelince Sivriada’ya gitmek üzere anlaşıp yola çıktık. Ben tam Sivriada’ya girmeye hazırlanırken; bir telsiz trafiğiyle rota yine değişti. Bu kez yine tekrar Tirilye. Lodos fazla sert değil ama dalgayı sürekli kafadan alınca biraz sallanıyoruz. Bol bol orsa   seyriyle bugünkü yolculuk  olaysız bir şekilde tamamlanıyor. Sadece ben güneşten nar gibi kızardım. Tirilye Liman’a bağlandıktan sonra, okulu henüz kapanmadığı için bizimle seyre başlayamayan Doğaç ve arkadaşı Seren, Bursa’dan gelip akşam bize katıldılar. Yine Marineros tayfası akşam mangal ziyafeti klasiğiyle güzel bir gece geçirdik.







-4-
30 Haziran Cumartesi. Hala Tirilye’dayiz. Her ne kadar plan yapmayacağız desek de illa plan yapıyoruz. Havada yine bir batı kaçağı olasılığı var. Plan saat üç gibi çıkıp Kurşunlu’ya gitmek. Öğlene kadar Marineros tayfasının bir kısmı Tirilye gezisine çıkıyor. Ben ve Erol Abi, su bulmuşken teknelerimize ve kendimize duş aldırıyoruz. 220 volt elektrik  alma olanağımız da var. Havada kaçak olasılığı da var. Biraz da miskinlik, tembellik artı mangal yapma isteği... Biraz da, aramızda bazı yeni denizcilerin, uzun seyir ve sert hava tedirginliği... Oh iyi böyle şeklinde bugün de Tirilye’de kalıyoruz. Mangal yakılıyor. Köftecimiz Cengiz Kaptan. Erol Kaptan da kedi rolünde ve elbette mangalda Cengiz’in en büyük yardımcısı. Ben ise tembel tembel havuzlukta yatıp bel fıtıklı, her şeyi hazıra bekleyen Garfield modunda. Neyse sonuçta masalar kuruluyor, servisler yapılıyor ama herkesin gözü bulutlarda. Batı kaçağı geliyorum diye bağırıyor. Ben geri sayıyorum: 5 dakika kaldı, 4 dakika, 3 diyemeden herkes tabağını kurtarırcasına kapıp teknesine kaçmaya başlıyor. Biraz yanlış saymışım demek ki. Deniz’le teknede köftelerimizi yerken yine de o anda açıkta olmadığımız için mutlu oluyoruz. Ancak o yağmurda ve rüzgarda Banu Hanım’ın dışarıda hala koşturduğunu görüyorum. Allah Allah diyorum. Arkasından Berna Koşturuyor. Yine Allah Allah diyorum. Sonra Enesin de koştuğunu görünce, dayanamayıp bende tekneden çıkıp, onların koştuğu yere koşuyorum. Meğerse olayın özeti şu; Banu hanım o rüzgarda ve yağmurda, kedi miyavlamalırını duyuyor, gidip bakıyor, bir kedi dört yavrusunu güvenli bulduğu bir zodyak botun altına kaçırmaya çalışıyor. Ancak birini kaçırmış diğerleri eski çöpe atılmış bir battaniyenin üstünde kalmış. Battaniyeyle beraber onları anasının yanına çekmiş. Ben gittiğimde hepsi ıpıslak olmuş yavruları kurulamaya çalışıyordu. Birlikte hepsini kuruladık. Kuru bir bezin üstüne koyduk ve annesi hepsini koynuna aldı. Hepsi de kurtuldu. Yani günün kahramanı Banu Hanım. Üstelik kedilerden korkar.
    1 Temmuz, Pazar. Tabi her zamanki gibi bir planımız var. Kurşunluya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Hava açık. Rüzgar biraz var ama yine orsa seyrine bile uygun değil, yani kafadan. Deniz çok sakin. Ben ve Erol Kaptan yine de yelken açıyoruz. Çok tecrübeliyiz ya ondan. Can sıkıntısından, bütün telsiz kurallarına aykırı olarak telsiz geyikleri bol kese gidiyor. Tabi ki kısa mesafeli el telsizinden ve kanal 73’ten. Yani kimseyi rahatsız etmeden. Tam Kurşunlu’ya yaklaşıyoruz hop rota Balıkesir’e yöneliyor. Gidiyoruz, gözümüze kestirdiğimiz iki barınağı es geçiyoruz. Çünkü tıka basa büyük balıkçı gırgırlarıyla dolu. Üçüncü seçenek Kestanelik Barınağı. Enes öncü kuvvet olarak içeri giriyor ve telsizden “Gelin gelin burada yer buldum” anlamına gelen bir mesaj gönderiyor. Ancak barınağın girişi biraz sıkıntılı. Sağında solunda kayalıklar ve sığılıklar var. “Dikkatli girin” diyor. Cengiz “Benim tabletin şarjı bitti, Navionics yok” diyor. Benim de el telsizinin pili bitti ama aç kapa yöntemiyle “Benim tablet açık beni takip edin” diyorum da, dememle birlikte benim tablettin şarjı da gidiyor. Neyse, cep telefonumdaki Navionics ile kayalara, sığlıklara baka baka limana peş peşe girip, bir birimize aborda oluyoruz. İki üç kişi bizi aborda etmek için elinden geleni yapıyor. Yöre halkı çok yardımsever, konuşkan ve sıcakkanlı insanlar. Cengiz Kaptan ve Feyber Teknesi Mürettabatı teknelerinde çıkan bir su tesisatı sorunuyla cebelleşiyor. Nurten Hanım ve Deniz hemen alışveriş yapacak bir yer var mı diye keşfe çıkıyor. (Not: Bu bir şikayet değildir, gerekli ve yararlı bir şeydir. En son geçen yıl, Yeniköy’den Darıca’ya, erkek erkeğe seyrimizde bunu öğrenmişizdir.) Ancak maalesef iki küçük bakkaldan başka bir şey bulamamışlar. Ağaçların altında oturan köy kadınlarıyla sohbet koyultmuşlar. Çok da ilginç ve güzel olmuş. Köy hakkında bir sürü bilgi toplamışlar. Mesela yeni gelinler kırmızı şalvar giyermiş, bekar kızlar çiçekli şalvar giyermiş, daha yaşlılar da ne isterse onu giyermiş. Köydeki küçücük okulda yalnızca bir ana sınıfı ve bir de sınıf öğretmeni varmış. Anasınıfında üç öğrenci varmış. Sonuçta bizimkiler alış veriş yapamadan ama elleri kolları sebze meyvelerle dolu bir şekilde teknelere döndüler. Hem de hepsi de organik. Yani bildiğiniz hepimizin çocukluğundaki geleneklerimizin yaşadığı bir yer. Ancak bu güzel insanların bizimkilere neden bu kadar sahip çıktıkları açıklaması çok ilginç; söyleneni aktarıyorum. “Buraya sık sık yatçılar gelir, ama bize selam vermezler...” Utanılası halimiz işte... Biz hangi  ara ve nasıl bu kadar farklılaştık yahu?...
Bu arada biz de Enes’in otopilot motorundaki sorunu halletmek için havyamızı alıp, lehim yapmak için köy kahvesine gittik. Aynı sıcaklık orada da var. Herkes selam verecek miyiz diye gözlerimizin içine bakıyor. İnanın kırsal kesimlerde değişen hiç bir şey yok. Kentler bozmuş insanları...
    Bu arada Kestanelik Köyü Barınağı’na geldiğimde duyduğum ilk ses bir eşeğin bağırışıydı. Yahu ne kadar da özlemişim bu sesi. Hayvancık ne kadar da içten, ne kadar da nameli ne güzel bağırıyor... Yalnız kesinlikle bir saati var. Çünkü bütün gün ve gece periyodik aralıklarla ve hep aynı tonda bağırdı. Ertesi sabah yine beni o uyandırdı. Sabah yedide gittim buldum. Karnı mı aç, bir derdi mi var diyordum. Ancak bir de baksam ohoo paşam benden rahat. Önünde karpuz kabukları, mısır koçanları ve her tür sebze. Ne bağırıyorsun o zaman dedim ama yüz vermedi. Hart hurt yemeye devam etti. Bekledim, bağırırken videosunu çekecektim, ama yüzüme bile bakmadı...Eşek işte...
Dip not: Yarın nereye gideceğimizi bilmediğim için şimdiden bir şey diyemiyorum.





















-5-

      2 Temmuz, Pazartesi. Marineros’un seyir tarihine geçecek bir gün oluyor. İlk kez sabah bir plan yapıyor ve harfiyen uyguluyoruz. Bizde bir gelişme var demek ki. Plan Kestanelik Barınağı’ndan çıkıp, çok yakındaki Karasu Barınağı’dan mazot takviyesi yapıp, Paşalimanı Adası’na gitmek. Yaklaşık 5 saatlik bir yol. Ancak mazot alma işi en az bir saatimizi alıyor. Çünkü denildiği gibi limanda mazot pompası yok. Haber verdik, yarım saat sonra bir tanker geldi. Depolarımızı ve yedek bidonlarımızı doldurup, bayıltıcı sıcak altında bir ton ter döktükten sonra tekrar Paşalimanı’na rota tutuyoruz. Rüzgar yok, dalga var. Bir süre sallana yuvarlana ilerliyoruz. Kıyı akıntısından kurtulduktan sonra deniz sakinleşiyor. Bu arada üç yunus teknemi ziyarete geliyor. Teknenin burnuna çıkıyorum. Çünkü önceki seyirlerdeki gözlemlerimden eminim ki, onlar bizi daha çok merak ediyor. Teknenin burnunda bir insan görürlerse hemen gelip bakıyor, inceliyorlar. Ama ben onları videoya çekiyorum. 1-0 öndeyim... 
      Tam Paşalimanı Adası’nın koyuna girerken motorda çok kısa süreli bir böğürtü ve teknede hafif bir kasıntı oluyor. Ne oluyor derken pat aynı şey ikinci kez... Hemen gaz kesip motoru dinliyorum. Yok bir şey. Ya yeni aldığımız mazot dandinik, ya da pervaneye bir şey sardı diye düşünerek yola devam ediyorum. Zaten biraz sonra koya girip demirliyoruz. Paşalimanı Adası’nda barınak yok. Yalnızca bir taş iskele var. Oraya da bizim 4 tekne sığmaz. Zaten demir atıp, bir birimize aborda olarak, alargada kalmaya tee sabah yola çıkmadan önce karar vermiştik. Ne zaman planımızı uygulayamadığımız görülmüştü ki... Aynen öyle yaptık. Sıcaktan bunalanlar anında denize atladı. Tabi Okyanus Böcüğümüz de. Berna ve Feyza miçoları botla bir keşif gezisi yaptılar. Ben de dalıp, pervanemi kontrol ettim. Pervaneye bir tomar misina sarılmış. Motor o yüzden kızıp homurdanmış. Avcı bıçağımı kapıp, tekrar dalarak biraz parmaklarımı, biraz da misinaları kesip parçalayarak pervanemi rahatlattım. Teknelerin havuzluklarında ama hep bir arada eğlenceli bir gece geçirdik. Bu arada Medine’nin ilginç hobileri oluşmaya başladı. Enesin giysilerini kesip kesip danteller ekleyerek çantalar, halatlıklar gibi şeyler dikiyor. Hem de öyle bir şevkle ki; gece karanlık filan bile onu durduramıyor. Bekliyorum bakalım. Güzel olursa, Enes’in pantolonundan bir tane de halatlık torbası siparişi ben vereceğim. Ama dantelsiz.... Bu arada meğerse Nurten Hanım’ın da öyle hobileri varmış. O’na da tablet kılıfı siparişi verdim bile. 
3 Temmuz, Salı. Sabah 05:15’te demir alıp gün ağarırken yola çıkıyoruz. Plan Çanakkale Marina. İkinci tarihi gün yaşanıyor. Çünkü arada sığınacak, bize uygun, alternatif bir liman yok. 60 mil, yani 11 saat seyir. Feyber Teknesi mürettebatının ilk seyri. Geri kalanımız alışık zaten. Ama onlar da, daha ilk günkü fırtınadan ve Tirilye’den Kurşunlu’ya diye çıkıp tee Balıkesir, Kestanelik Barınağı’na kadar 9 saat seyirden sonra artık alıştılar. En fazla üç gün sürer bir deniz sevdalısının denize alışması. Bu da benim sözüm olsun...
      Boğaz girişine kadar tam arma yelkenle güzel bir seyir yaptık. Boğaza girerken herkes yelkenlerini kapattı. Çünkü normal koşullarda boğazlarda yelken açmak yasak. Bir süre Anadolu yakasından ilerledik. Her zamanki gibi aşağıya doğru indiğimiz için akıntıyla hızımız 7-7,5 knotlara çıktı. Rüzgarda 25 knot olunca Cengiz ve Enes dayanamayıp yelken açtılar. Ben yasalara uyan akıllı çocuk olduğum için hiç yelkenlere dokunmadım bile. 
      Bu arada, kamaradaki ana telsiz uzun mesafeli olduğundan, kanalları meşgul etmek istemediğimizden, tekneyi kullanırken oraya ulaşmak zor olduğundan, bahaneleri yalan, biz telsiz geyikleri çok hoş olduğundan sürekli kısa mesafeli el telsizlerini kullanmaya devam ediyoruz. 
Cengiz fırladı gitti. Enes de ona eşlik etmek için ardından bastı yelkeni gitti. Erol Abi’ler geride kaldı. El telsizleri çekmemeye başladı. Biz öndekileri duyuyoruz. Erol Abi’ler kimseyi duymuyor. Karşıya geçmeye kara verildi. Biz Erol Abi’lere telefonla karşıya geçiyoruz diye haber verdik. Bu arada haliyle yoğun bir gemi trafiği... Ardından önümüze, geçen seyirlerde hiç karşılaşmadığımız bir deniz çalışma alanı çıkıyor. Etrafta bir ton şamandıra var oradan mı geçsek, buradan mı geçsek tartışmaları sonunda, son anda karar verip bütün şamandıraların açığından geçiyoruz. Çünkü Navionics’te şamandıralar görünüyor ama açıklama yok. Biri yeşil, biri sarı, biri kırmızı. Neyse o kargaşada biz Erol abileri görüş mesafesinden ve telsiz iletişiminden iyice çıkıyoruz. Ben Enes’le, Cengiz’e “Siz gidin ben kıyıya girip onları beklerim” diyorum da boğazda öyle sakin bir kıyı olmadığını o zaman anlıyorum. Motoru boşa aldım, yelkenler kapalı ve tekne hala 3,5 knot hızla gidiyor. Neyse ki sonra Oyster Teknesi’yle bağlantı kurabiliyoruz ve bütün şamandıraların açığından geçmelerini, onları beklediğimizi söylüyoruz. Kısa bir süre sonra onları görebiliyoruz ama o da ne? Onlar da boğazda yelken açmış geliyor. Ben de gaza basıyorum. Medocean ve Feyber teknesi motor kapalı yelken seyrindeler. Onları da çok uzaktan da olsa görmeye başlıyoruz. Çok geçmeden telsizden bir uyarı geliyor; “Yelkenleri kapatın, SG (Sahil Güvenlik) geliyor... SG hızla gelip, herkese tek tek yanaşıp, dikkatle bakıyor. Ben de onlara bakıyorum içim rahat tabi. Uslu çocuğum ya... Oyster’a yanaştığında Erol Abi ve Nurten Hanım, son anda yelkeni indirmiş, yelken direği ve bumbayla sarmaş dolaş kala kalmış, şirin şirin SG'ye gülümsüyorlardı. Onların teknesinin arkasında dolaşıp gittiler de liman kayıt numarasını mı aldılar? Ceza mı kestiler anlayamadık. Göreceğiz bakalım. Sonunda uslu uslu hepimiz Çanakkale Marina’ya bağlandık. Buradan transitloglarımız (tekneler için yurt dışı çıkış belgesi) alıp Yunanistan tarafına geçeceğiz. Yani bir takım bürokratik işlerimiz var ama bize ne? Enes var. O düşünsün artık...Bu arada bu dört yelkenlinin alınışının müsebbibi, seyir hazırlıklarının sorumlusu ve her bir şeyin sebebi Enes’tir. Bütün Marineros tayfası adına O’na teşekkürlerimizi gönderiyorum.











- 6 -
      4 Temmuz, Çarşamba. 11 saatlik yorucu bir seyirden sonra, bağlanır bağlanmaz herkes marinanın sıcak duşlarına koşuyor. Benim geleneğim biraz daha değişik. Palamarı ve koltuk halatlarını bağladıktan sonra bir duble dinlenmece, ondan sonra duş. Ardından ikinci Çanakkale geleneğimiz geliyor. Feyber ve Medocean mürettebatı Bombacı’ya (Kelle paça, işkembeci) koşuyor. Sonra havuzlukta kısa bir gece keyfinin ardından herkes uykuda. Sabah yedide kalkıyorum. Herkes horul horul. Mahsus gürültü yapıyorum ki Deniz de uyansın. Zaten kamarada gezerken, farş tahtalarının gıcırtısı yetiyor. Sonra istemeden uyandırmış gibi yapıp, ona bir kahve yapıyorum ve biz de soluğu Bombacı’da alıyoruz. Döndüğümüzde herkes uyanmış kahvaltı derdinde. Bir güzel de onların çaylarından otlanıyoruz. Ohh... Saat dokuzdan sonra Enes, yurt dışı çıkış için biriktirdiğimiz bir ton belgeyi toplayıp, elinde dosyalarla bir marina ofisine bir gümrük polisine koşturup duruyor. Biz teknelerimizde Türk kahvemizi içiyoruz ama ara sıra Enes gelip, yok KMT’ni ver, yok kaptanlık ehliyetini ver, ruhsatını ver diye bizi habire rahatsız ediyor. Hatta bir ara bir tek imza atmak için, bizi yerimizden kaldırıp tee 100 metre ötedeki Çanakkale Liman Başkanlığı’na bile götürdü. Ancak işlerimiz bürokratik nedenlerden ötürü yarına kaldı. Bunu fırsat bilen Marineros tayfası ne yapar. Tabi ki alışveriş. Herkes Şehre yayıldı. Biz de (Deniz, ben ve Enes) Deniz’in Marmara Adası’nda emekliye ayrılan telefonunun yerine yeni bir telefon almak için şehir turu yaptık. Telefonu aldık, Enes her türlü ayarlarını yaptı. Sonra birden Deniz’in aklına market geldi. Marinaya en yakın market neredeydi acaba? Sonra Enes’in de aklına Medine’yi aramak geldi. Ne ilginç... O da marinaya en yakın marketteydi. Konum attı da biz de o markete kavuştuk. Bir ton şey aldılar. Bizim tek derdimiz bunları marinaya nasıl taşıyacağızdı. Sonra benim aklıma dahiyane bir fikir geldi. Kimlik bırakıp, market arabasını ödünç aldık ve tee marinaya kadar arabayla hepsini götürdük. Aklımı seveyim ben durumu yani.
Ertesi gün çıkış yapmamız için gümrük muhafaza memurunu ve port polisini beklerken, teknelerimizin limandan tekneye 220 elektrik almak için gereken marin tipi fişlerin ve kabloların montajını yaptım. Sözde bu seyir için bütün kış harıl harıl hazırlıklar yapmıştık, neredeyse bir haftadır seyirdeyiz hala hazırlıklarımız bitmedi. Darıca’ya dönünce biter mi bilmiyorum. Bu arada Cengiz de portuca inmiş akü bağlantılarındaki sıkıntıyı gidermeye çalışıyor. Enes’in Kestanelik Köyü’nde lehimlerini yaptığımız otopilotu hala çalışmıyor...
      Sonunda polis ve gümrükçü geliyor ve Türkiye’den çıkış işlemlerimizi yaptırıyoruz. Artık marinanın çıkışındaki gümrük kapısından dışarı bir adım bile atmamız yasak. Cezası da büyükmüş. Hem para, hem hapis diyorlar. Ancak benim büyük bir sorunum var. Çöpü atmayı unutmuşum. Çöp konteynırı da gümrük kapısından 20 metre ötede. Port polis Feyber Teknesi mürettebatının işleriyle meşgulken, saklana saklana, gizlice Türkiye’ye kaçak giriş yapıp çöpümü atıyor ve hemen tekneme kaçıyorum. Arkadaş nedir bu kurallar yahu. Kendi ülkemde kendimi Suriyeli kaçak göçmen gibi hissettim valla. İnsanın aklına garip garip fikirler geliyor. Ne olacak şimdi mesela burada Çanakkale Marina’da bağlıyken hastalansak, Yunanistan’dan mı cankurtaran çağıracağız? Ya da vazgeçtim, ben gitmiyorum, evime dönmek istiyorum diyemem mi? Böyle karmaşık düşünceler içinde marinadan ayrıldık. Ege’ye doğru yaklaşırken yine Abide’yi 2 milden selamladık. Biliyorsunuz hiç bir Türk denizci seyir defterine “Çanakkale’yi geçtik” diye yazmaz. “Abide ...... milden selamlandı” yazar. Çünkü “Çanakkale’yi geçtik” yazarlarsa burada yatan binlerce yurtseverin kemiklerini sızlatacaklarını bilirler.
Transitlog’lara varış limanı Middilli diye kaydettirdik. Yani bu kez durum ciddi. Plana uymaz isek büyük cezası var. Ama ne oluyor? Ceza meza bizi yıldıramaz. Biz yine transitlogdaki plana bile uyamayıp, Bozcaada Limanı’na bağlanıyoruz. Çanakkale’de çöpü bile gümrük polisinden kaça kaça atarken, şimdi Bozcaada’da cirit atıyoruz. Bir yandan da herkesi biraz pimpirikler basıyor. Bir birimize bankadan para çekmeyin, kredi kartı kullanmayın gibi uyarılar yapıyoruz. (Türkiye’de olduğumuz belli olmasın diye). Bozcaada’da liman içinde bile akvaryum gibi su var. Millet kendini teknelerden denize atıyor. Bir sürü büyük balık var ama zıpkın kullanmak yasak. Ben de su altı kameramı alıp dalıyorum. Büyük balıklar zıpkından daha çok kameradan korkuyorlar sanki... Tek birini bile görüntüleyemeyip, küçük balıkların oyuncağı oluyorum. Bayan tayfa çok değişik bir etkinlik içerisine girip, Bozcaada’nın çarşısına dağılıyor. Erol Abi, Cengiz ve ben de inceleme gezisine. Türkiye’nin en iyi korunan üçüncü kalesine gidiyoruz ama 15 dakika önce kapanmış. Öyle, kaleler artık mesai saatlerine göre çalışıyor. Sanki eskiden mesai saatim bitti, artık top atamam diyorlarmış... Sonra Erol Kaptan’la ben merkezdeki tarihi şarap fabrikalarını aradık, bulamadık ve küsüp teknelerimizin havuzluklarına dönüp keyif yaptık. Bu arada liman zabıtası gelip teknelerimizin fotoğrafını çektiğini öğrendik ve acayip kıllandık. Suriyeli kaçak göçmenleriz ya, ondan ötürü. Türkiye’ye dönünce bir ceza gelecek ama bakalım hadi hayırlısı.
Ertesi sabah erkenden, Enes limandan ayrılarak, anakarada bir kampingte tatil yapan babalarını görmeye gitti. Sonra gittiği yeri tam bilmediğimizden, attığı konuma göre rota tutarak biz de yanına gittik ve buluşup, Gürpınar barınağına gittik. Burası iyiydi. Keşif kolu olarak Önce ben barınağa girdim. Liman içinde çok az tekne vardı ve görünürde hiç insan yoktu. Yani yakalanma riski hiç yok gibi diye düşünerek, telsizden “gelin gelin burası bomboş” anonsu yapıp, derinlik bilgisi verdim. Onlar gelene kadar gidip bir yere aborda oldum. Hayalet liman gibi. Ne gelen var, ne giden. Herkes aborda olduktan sonra masaları, sandalyeleri çıkarıp tam limana yayılmışken, birden bire bir araba konvoyu, kornalar, davul zurna etrafımızı sardı. Böyle gelenek mi olur ya? Evlenen bir insan niye böyle bir hayalet limana gelip göbek atar ki? Ama kime diyorsun? Bir de baksam bizim Marineros tayfasından bazıları da çoktan göbek atmaya başlamış bile.
      Planımız sabah Bademli’ye gitmek. Çünkü birincisi Yunanistan tarafında gezmek istediğimiz yerler oraya daha yakındı ve ikincisi Gezgin Korsan Grubu’ndan arkadaşımız, Mahir Kaptan bizden içme suyu istemişti, Bozcaada’da 36 paket suyu teknelere yüklemiştik, bir kısmını orada ona teslim edecektik. Sonra ne oldu. Bizim planlar yine tutmadı. Biraz da daha fazla Türkiye’de kaçak göçmen olma tırsıklığıyla Midilli’ye geçmeye karar verdik. Hiç bir şeyden korkmadan rahat rahat gezerdik. Sonuçta Mahir Günşıray’a vereceğimiz sular da bizde kaldı. Su paketleriyle koyun koyuna yatıyoruz artık...
















-7-
      7 Temmuz, Cumartesi. Artık Türk kara sularından çıkıp Midilli’ye geçiyoruz. Ancak tamam geldik, haydi hop geziyoruz artık olmuyor tabi ki. Önce giriş yapıp, biz geldik, 4 tekneyiz, şu kadar kişiyiz diye port polis ve gümrük arasında dört dönmemiz gerekiyor. Bu nedenle önce Petra iskelesine yanaşıyoruz. Küçücük bir yer. Prefabrik bir yapı ama klimalı. Güzel yani. Çünkü hava berbat derece sıcak. İşler uzuyor biraz ama klima var, soğuk su var, görevliler güler yüzlü, iyi burası diyerek dışarıdaki sıcağa çıkmaktansa içerdeki bürokrasiyle uğraşmak daha ferah geliyor. Sonunda işlemler bitiyor ve sırf teknelerimizde kalabalık etsin diye, hiç kimsenin hiç bir zaman okumayacağı bir sürü tanıtım broşürü ve kitapçıkları alıp, teknelerimize dönüyoruz. Petra kalınacak bir yer değil. Sadece giriş işlemleri için gelinen bir yer. Bu yüzden 2-3 mil ilerideki Molyvos’a geçiyoruz. Akşam üzeri saat 5 gibi bağlandığımızda bir iki turistten başka hiç kimse yok. Liman içi tamamen lokanta, taverna şeklinde düşünülmüş ama bu saate in cin top oynuyor çünkü Yunanlıların siesta saati. Ee yöre geleneklerine uymak lazım tabi. Ben de hemen Yunanistan tarafına geçince ilk siesta yapmayı öğrendim. Genç tayfa olan Feyber ve Medocean tayfası o sıcakta çevre inceleme etkinliğine girdiler. Tee kaleye kadar çıkmışlar. Biz emekli tayfası olarak, güneş iyice alçalınca yürüyüşe çıktık. Benim amacım kaleye çıkmak. İlk yokuşu çıkıp, kalenin bulunduğu tepenin yüksekliğini görünce, ben zaten buraya limanın gün batımında manzarasını çekmek için çıktım diye kıvırdım. Yahu eski insanlar bu kaleleri niye böyle en yüksek tepelere yapmışlar? Şöyle denize sıfır marinaya yakın yapsalarmış ya... Demek ki o zaman ki insanlar turizmden anlamıyorlarmış....
      Artık tatil moduna geçelim niyetiyle, bütün tayfa birlikte bir akşam yemeği yiyelim dedik. Limandaki bir lokantaya oturduk. Yemek bahane, muhabbet şahane şeklinde ama yine de herkes daha önce duyduğu Yunan yemekleri ve deniz ürünlerini merak ediyor. Ben favorim olan kalamarı söyledim, Erol Kaptan ahtapot söyledi ve tabi ki de yanına barbayanni. Bir tabak dolusu kalamar geldi ama bildiğin hayal kırıklığı. Lezzet olarak güzel de, biraz çatal bıçak savaşı ve sağlam çene lazım. Arada bir kısmını masanın altından kediye veriyorum. O da belli ki lezzetini çok seviyor. O ara birden hayvanlarla empati kurabildiğimi fark ediyorum. Kalamarı kediyle aynı şekilde, kafamızı ağzımızı yamulta yamulta yiyoruz. Kedi alışık biliyor bu işi ama ben de çabuk öğrendim.... Bu arada Erol Abi de kızarmış ahtapotla savaşını sürdürüyor. Önce bir parça Nurten Kaptaniçe’ye veriyor. O çiğnemeyi başaramıyor. Sonra bana bir parça tadımlık veriyor, ben de çiğneme konusunda başarısız oluyorum. Kediye veriyorum, o da yiyemiyor ama Erol Abi hepsini barbayanni eşliğinde afiyetle götürüyor.
Ertesi sabah Molyvos’tan ayrılıp, 40 mil, 9 saat seyir yaparak Bademli, Kalem Adası’na geçiyoruz. Çünkü güneye doğru gideceğimiz en yakın Yunanistan adası Sakız. Orası da iki kat fazla seyir demek. Yani yine Türkiye’ye kaçak göçmen olarak girdik. Aslında karaya çıkmadan ve tekneye karadan misafir almadan, alargada kalmamızda bir sıkıntı yok. Ancak alışveriş yapılması lazım. Bir bölümümüz karaya da çıkıyor, taksi de tutuyor, alışveriş de yapıyor.
      9 Temmuz, Pazartesi. Hava raporlarında öğleden sonra kuzeyli rüzgarlar biraz sert. Sabah erkenden Sakız Adası’na rota tutuyoruz. İlk başlarda rüzgarımız kolayına, öğleden sonraya kadar apaz seyri ve telsiz geyikleri ile lay lay lom giderken, beklenen hava geliyor. Telsizler sessizliğe bürünüyor. Çünkü otopilotlar bu havada dümeni zapt edemediğinden, herkes dalgadan korunmak için dümen tutuyor. Bir ara Enes’in botu denize kavuşmak istiyor ama Enes müsaade etmeyip o dalgada güverteye çıkıp botu bağlıyor. Ben “Peh büyük kaptan, daha botunu sağlama almadan bu havada denize çıkıyor” diye Enes’e sataşmayı düşünürken, bir de baksam benim botta kanat takmış...Ee, o sallantıda ben de Enes gibi güvertede yürüyüp botu bağlayacak kadar “şey” de yok. Ama çözüm üretecek kadar kurnazlık var. Kamara girişinin üst sürgülü kapısının üzerine yatıp, bir komando edasıyla sürünerek, botun halatına ulaşıp, bulduğum ilk yer olarak cenova arabasına bağlıyorum. Böylece dünyada ilk kez “yelkenci komando” askerlik sınıfını da ben icat etmiş oluyorum. Bu arada yelkeni filan kapattık. Bir an önce Koyun Adası’yla Sakız arasındaki geçide girip, dalgalarla yuvarlanmaktan kurtulma derdindeyiz. Sonunda herkes selamete eriyor ve Sakız Adası’nın rüzgar altına girince rahatlıyoruz. Sığınacak ilk barınak Langada. Orada bizi Mahir Günşiray (size göre tiyatrocu, bize göre yelken üstadı) karşılıyor ve hepimize tek tek yardım ederek, karaya bağlanmamızı sağlıyor. Akşam hava serinleyince Bozcaada’dan ona getirdiğimiz suları teknesine götürüyoruz. O günün yorgunluğuyla başkaca bir şey olmuyor. Enes’ler Mahir Kaptan’la akşam yemeği yiyor. Biz ise harap ve bitap olmasak da yatıp uyuyoruz. Ertesi gün kimsenin bir yere gitmeye niyeti yok. Sabahın sekizinde megefonla bir seyyar satıcı...Uyku arasında kafam karma karışık oluyor. Yahu dün o dalgada biz yanlış bir yere mi geldik? Hala Türkiye’de miyiz diye düşünürken, kulak kabartıyorum. Yok yok megefondaki ses bildiğin Yunanca. Bir ton cümlenin arasından “Sardalya, barbunya, melenur” sözcüklerini anlayabiliyorum. Sabahın köründe... Kahvaltıda sardalya mı yiyorlar acaba? Neyse diyemeden on dakika sonra yine aynı ses.. Yapacak bir şey yok. Denizle plaja gidip kısa bir süre yüzüyoruz. Yalnız Langada aynı bildiğin Türk köyü. Burada da duş bir musluk ve bir hortum şeklinde dekore edilmiş. Öğleden sonra, bayanlar Sakız’ın merkezine gidip alışveriş yapmak istiyor. Biz de bin bir bahane uydurup, teknelerde kalıyoruz. Sonuçta bayanlarla gitme ihalesi Cengiz’e kalıyor. Bizim hayalimiz teknelerde ohh keyif modu ama nerdee.... Daha millet alışverişe gidemeden, rüzgarın biraz sertleşmesi ve liman içi derinliğin çok olması yüzünden Enes’in çapası tarıyor. Durduk yerde bir aksiyon... Bir kaç çapa atma denemesi sorunu çözmüyor, yine tarıyoruz. Sonunda Mahir Kaptanın da yardımıyla Medocean’ı onun teknesine aborda edip, hemen sohbet koyultuyoruz. Mahir Kaptan’dan önemli ve çok değerli yelken trimleri konusunda bilgi ve önümüzdeki günler için hava yorumlarını alıyoruz. Durum biraz kötü. 4-5 gün Sakız Adası’ndan ayrılamayacağız gibi görünüyor.
      Akşam yemeği saati geliyor ama bizim tayfa ortalıkta yok. Telefon ediyoruz saat 10’dan önce gelemezlermiş. Ne yapalım biz de onlara inat, önceden çok önerilen, Dimitri’nin lokantasına gidip, kalamarlarımız, ahtapotlarımızı, karideslerimizi ve tabi ki de Sakız’ın özel uzosunu söylüyoruz. Dimitri’nin deniz ürünleri, Molyvos’takinin tersine, bir daha Susama gelme sebebi olacak kadar güzel. Bu arada lokanta sahibi Dimitri’nin dostluğundan bahsetmeden geçmemek lazım. Okyanus böcüğümüze bir oyuncak paketi hediye etti, herkese dondurma ve Sakız Adası’nın mastika (sakız) ağacından elde edilen iki paket sakızı içinden gelerek ikram etmesi ve bizimkileri arabasıyla Sakız’ın merkezine götürüp getirme teklifleri Langada’daki yaşadığımız en güzel şeylerdendi.

Mahir Kaptan ve Eşi de sohbetimize katılıyor. Biz bütün kalamarları, ahtapotları ve karidesleri bitirdikten sonra, aa bir de bakıyoruz yanımızda bir taksi duruyor...Bizimkiler... Nerede kaldınız? Biz de sizi bekliyorduk gibi kıvırtmalar... Yemediler tabii... Ne yapalım aç mı kalacaktık yani... Bu tuttu... Onlar da bize katıldılar. Deniz, Mahir Günşıray’la karşılaşırsa ne olur. Tabi ki derin derin tiyatro sohbeti başlar. Hoş sohbetli bir geceyle gün bitti...















- 8 -
      11 Temmuz, Çarşamba. Sabah 08:30 balıkçıkçısı geldi. Megafonda “Melanur, sardalya, barbunya”. Artık bu Yunancayı iyice söktük. Ne sattığını anlıyoruz da, niye sabahın bu saatinde sattığını anlayamıyoruz. Havuzlukta kahve keyfi yaparken kendimce bir eğlence bulup saat tutuyorum. Tam 23 dakika sonra balıkçı bağıra çağıra yine geçiyor. Demek ki sıkı sıkıya uyduğu bir tarifesi var da, bu kural sadece balıkçıya ait olsa gerek. Çünkü dün bizimkiler Sakız’ın merkezine gitmek için minibüs saatini rast gele tutturmuşlardı.
Ben “nasıl olsa bugün buradayız. İskota ve mandar halatlarımı değiştireyim” diye düşünürken, bir de bakıyorum Cengiz ve Enes’te bir koşuşturmaca....
“Ne oluyor? Ne yapıyorsunuz?”
“Gelecek hava buraya çok solugan yapacak. Sakız Adası’nın ana limanına gidelim.” Diyorlar.
Saat 10’a doğru çapalar çekiliyor ve 7 mil güneydeki Chios (Sakız) limanına rota tutuyoruz. Değişen bir şey yok yani. Son anda ya da her an plan yapıp uygulayabilme yeteneğine sahibiz. Ne yapalım Allah vergisi. Yaklaşık bir saatlik yol ama rüzgar ve dalgalar tahminlerimizden önce bastırınca, ana limana gitme planı seyir halindeyken yine değişiyor ve Navionics haritasında görünen Chios Marina’ya girelim diyoruz. Önce Enes giriyor, ben de o dalgada liman dışında cebelleşmeyeyim diye arkasından dalıyorum. Ancak marina girişi çok sıkıntılı. Navionics olmasa direk salmayı vurabiliriz. Baktım Enes’e birileri yardımcı oluyor. Denizcilerde ulus, ırk ayrımı yoktur. Herkes zor durumda en yakın dostunuzdur. Biri Fransız, diğeri İngiliz iki yatçı Enes’in palamarlarını aldığını görünce bende direk Medocean’nın önüne aborda oldum. Teknemi bağladıktan sonra, Cengiz’e ve Erol Abi’ye yardımcı olmak için liman girişine koşuyorum. Enes çırpınıyor. “Cengiiz bu tarafa gel. Oraya gitme....” Ben telsizden aynı şeyleri söylüyorum ama Cengiz illa gitti o sığılığa salmasını oturttu. Erol Kaptan açıkta giriş için dalgalarda çalkalanarak sırasını bekliyor. O an, o dalgada, Feyber teknesini oturduğu yerden kurtarabilmek için ne yapabileceğimiz, konusunda aklıma hiç bir şey gelmiyordu. Neyse ki, Cengiz dalga onu yükselttiğinde motor kuvvetiyle kendini kurtardı ve O’nu da arkamıza bağladık. Sonra yine telsizden Oyster teknesine seslenmeye çalışıyorum ama O da bir garip hareket halinde. El telsizimin anteni kırık, tam anlaşamıyoruz. Anladığım kadarıyla usturmaçayı denize düşürmüşler, onu almaya çalışıyorlarmış. Neyse sonuçta onu da kazasız belasız bağlıyoruz. Bütün tekneleri güvene aldıktan sonra şöyle bir etrafımıza bakıyoruz ki, burası da aynı bizim Darıca Limanı ya da, hatta Sivriada... Terkedilmiş, en az on yıl önce inşaat durmuş. Oysa biz buraya marina hayaliyle gelmişiz. Demek ki kaderimiz bu. İnsan buraya kadar geleceğime Sivriada’ya giderdim, hatta Darıca’daki canım marina inşaatında kalırdım diye düşünüyor...Bu marinanın neden böyle kaderine terkedildiğini, sonradan öğreniyoruz. Marina inşatından sonra derinleştirme çalışmaları sırasında dipte tarihsel kalıntılar bulunmuş ve bunca yatırım o an durdurulmuş. Sevgili ülkem geliyor aklıma. Sonradan Enes’le dalışlarımızda da amfora kalıntıları mermer yüzeyler görüyoruz. Ayıp yahu, hala burada duruyorlar. İnsan bunları kaldırıp atıp, yerine marinalar, turistik tesisler yapmaz mı? Bu ne düşüncesizlik. Cengiz bu yüzden salmasını oturtmadı mı? Bu Yunanlılar gelsin de bizden medeniyet öğrensin...
      Ertesi gün, tayfa merkeze alışverişe gidiyor. Ben de teknede kalıp, arka kamaradaki güneş panellerinin regülatörüne geniş kapsamlı bir operasyon düzenliyorum. Çünkü Deniz sürekli buzdolabından şikayetçi. Gösterge panosunu söküp, daha rahat görebileceğim bir yere takıyorum. Erol Kaptan siestada. Akşam üzeri yine geleneksel iskele masası ve mangal. Yunanistan sefa görsün. İyi de biz aynı şeyi Sivriada’da hatta Darıca Limanı’nda da yapıyorduk niye buraya kadar geldik. Demek ki İzmit Körfezi’ndeki dalgalar ve rüzgar bizi kesmiyormuş.
      13 Temmuz, Cuma. Deniz yoluyla bir yere gidemeyince, bir minibüs kiralamaya karar verdik. Merve Miço’su da Çeşme’den feribotla gelip bize katılacak. Sabah 11’e doğru onu limandan alıp, Sakız’ın tarihi köylerini gezmeye çıkıyoruz. 11 kişi bir de Okyanus Böcüğü’müz, kucak kucağa minibüse doluşup ilk durağımız tarihi Pygri Köyü’ne gidiyoruz. Evler çok ilginç, duvarlar desenli ve fazla otantik. Sokaklar daracık. Tabiki de ilk bulduğumuz yer bir hediyelik herşeyci dükkanı. Ancak bu kez ilk erkek tayfanın ilgisini çekti. Çünkü, dükkanın önünde bir tezgahta tadımlık sakız likörü ikramı vardı. Biz likör bardakları çok küçük olduğu için tam tadını alamayıp, bir kaç tadım yaptık. Ancak o arada bayan tayfa çoktan dükkana dalmış, altını üstüne getirmeye başlamış... Biz de bu dükkancı niye bize bu kadar iyi davranıyor diyoruz... Yalnız ilginç bir dükkan. Tezgahtar müşterilerle karagöz kuklaları aracılığı ile konuşuyor ve çok hoş Türkçe deyimler kullanıyor. Neyse biz de adamın sakız likörlerini bitirdikten sonra gezimize devam ettik. ( Sakız, mastika (sakız) ağacından üretilen, Türkiye’de damla sakızı diye bilinen madde. Değişik bir ağaç ve adanın adı da bu ağaçtan geliyor).
Balkonlarında kurutulmak üzere dizi dizi domatesler asılmış, duvarları desenlerle süslenmiş sokaklarda gezerken, çok eski tarihlerden (1700’lerden) kalma bir kiliseyle karşılaşınca, hemen içeriye daldık. Kapının girişindeki görevli bir tek bana kötü kötü baktığını farkedince çok işkillendim. Adam ısrarla bakıyor, ben de O’na ısrarla bakıyorum. Sonunda ben anlamazlık sınırlarını aşınca, adamcağız mecburen eliyle kafasını işaret etti. Bir de baksam, kowboy şapkam hala kafamda. Klint Eastwood edasıyla hemen şapkanı arkaya atıp, çıkardım tabi. Güneş gözlüklerime kızmadı ama onları da ben akıl edip çıkarınca daha net gördüm ki; kilisenin duvarlarında tee o tarihlerden kalma resimler ve her şey hiç dokunulmadan duruyor. Yalnız kilisenin girişinden öteye gitmek başka din mensupları için sümme haşa yasak. Hatta arkadaki kapalı bölümlere geçmek herkese yasak. Çünkü orada 1700’lü yıllarda bu kiliseyi yaptıran aziz yatıyormuş. Aramızdan bir tek Enes kilisenin içine girmeyi başardı ama görevliyi nasıl kandırdığını söylemeyeyim artık...
      Oradan Olymbi Köyü’ne geçtik. Büyük hata, köyün içerisine arabayla girdik. Yollar gittikçe daraldı, daraldı... Geri dönmek istiyoruz ama dönebileceğimiz boşluk yok. Arada bir Cengiz inip arabayı kullanan Enes’e yön veriyor. Yan aynaları kapattık. Sadece kenardaki çiçeklere sürtünerek, arabayla bütün köyü dolaşmanın mümkün olduğunu kanıtlayarak, zar zor evlerin dışında tarla yolu gibi bir yere çıktık. Geri dönüp aynı yerlerden çıkmayı kimsenin gözü yemediğinden, mecburen devam ettik ve sabırla yol alıp, mermeri deldik, ana yola ulaştık.
      Bir sonraki köy Mesta. Minibüsü park ettik. Tayfaların bazılarında tuvalet ihtiyacı var. (Ben de de) Ancak tuvaletler jetonlu. Bir Euro’ya kapı açılıyor. Ee öyle olunca ne oluyor? Tabi ki Türk aklı devreye giriyor. Önce bir kişi tuvalete giriyor. Sonra çıkarken kapıyı kapamayıp, hemen diğeri giriyor. En son ben de gireyim bari de daha ucuza gelsin diyorum ama bayan tarafı. Olsun kimse yok diyerek, dalıyorum içeriye. Böylece tuvalet işini ucuza bağlıyoruz. Yalnız çıkarken hain Enes video kaydı yapıyor ama tabi onu burada yayınlayıp kendimi deşifre edecek halim yok.
      Mesta Köyü’nün evleri çok ilginç. Sokaklar labirent gibi tünellerden oluşmuş ama bu oldukça serinlik yaratıyor. Bir de kocaman ve çok gösterişli bir kilisesi var. Hatta şapkanı çıkartmayı unutursan kimse bir şey demiyor, istediğin kadar fotoğraf, video bile çekebiliyorsun.
      Bu sıcakta, bu kadar gezmenin sonunda yüzmeyi hakkettiğimizi düşünerek, Emborios Plajı’na gittik. Burası siyah taşlarıyla ünlü bir plajmış. Ancak gidince biraz hayal kırıklığına uğradım. Çünkü 3 yıl görev yaptığım, Kozlu, Zonguldak sahilindeki taşlar daha siyahtı. Bunlarınki sırf reklam olmuş. Kozlu yıllarımı anımsadım. Hatta sahilin fotoğrafını çekip, Kozlu’daki en yakın dostlarımızdan biri olan Selma Abla’yı etiketleyerek facebooktan gönderdim. Aynı Ilıksu ya da Değirmenağzı. Hatta buranın bir deresi bile yok.

      Ertesi gün bizim eksik tayfa, Doğaç, fakültesindeki son stajını bitirip, Çeşme’den feribota atlayıp, Chios’a (Sakız’ın merkezi) geldi. Yine hep birlikte minibüsümüze atladık. Genç Marineros tayfası tamamlandı ya... Bizimle takılırlar mı. Onları bilmem ne beach club gibi gürültülü bir yere bırakıp biz yaşlı emekliler de gidip, daha sakin ağaç altında gölgelenip biraz yüzme, biraz dinlenme ile günü geçirdik. Teknelere önce biz döndük. Ben iskota ve palanga halatlarını değiştirirken, genç bir çift (ben öyle sanmıştım) teknemin yanına gelip, bana güler yüzle “Do you speak English?” dediler. Ben de büyük bir hevesle “Yes, I do” dedim. Hay dilimi eşek arısı sokaydı. Öyle der demez çat diye çıkarıp kartlarını gösterdiler. Port polismişler. Belgeleri istediler, verdim. Gelir gelmez biz geldik diye kayıt yaptırmamız lazım. Biz geleli üç gün olmuş. Crew list’e (mürettebat listesi) Doğaç’ı kaydettirmemişiz... Bir de bana ne zaman geldiniz demezler mi?... Bugün geldim desem çok yalan olacak. Bari dün geldim diyeyim... Ağzım dilim dolandı ne diyeceğimi bilemiyorum. Feyza’ya Enes’i çağır diyorum. Enes yok... Enes’i ben çağırayım diye teknesine yöneliyorum. Göndermiyorlar...Neyse sonuçta Enes geldi. O’na dün geldiğimizi söyledim dedim ve zıplayarak kamaraya atlayıp Doğaç’a telefon ettim. “Sakın gelmeyin, benden haber bekleyin”. Tam da liman girişindeymişler. Neyse sonuçta hiç cezasız, az fırçayla atlattık. Gün sonu da hiç ilginç değildi. Mangalda şiş kalamar yapmayı denedik ve yattık.

























- 9 -
      15 Temmuz, Pazar. Günlerce Chios’ta hava beklerken hepimizi kurtlar bastı. Sorunsuz bir şekilde limandan ayrılıp Alaçatı’ya kadar yelken, motor gittik. Namı değer Alaçatı rüzgarını bize gösterdi. Zaten orayla ilgili tek planımız mazot almaktı. O rüzgarda acele ve kıvrak manevralarla tek tek, marina girişindeki mazot iskelesine yanaşıp, mazot takviyesinden sonra, Sığacık’a doğru yola devam. Keyifler yerinde, herkeste yelken keyfi. Rüzgar kolayına. Ama benim Jeanneau çok kaçan ama çok yatan bir yelkenli olduğundan, cenova ve ana yelken camadanlı. Diğerleri sürekli bana “Sen yelken mi açtın? Göremiyoruz da.” Gibi takılmalarla telsiz geyiklerindeler. Ben de “Oğlum biz taa buralara yatmaya gelmedik” diye laf ebeliği yapıyorum. O ara en önde giden Enes gelen rüzgarı ilk hisseden olduğu için, telsizden “Arkadaşlar yelkenleri iyice küçültün, sağnak (rüzgar ) bastırdı.” Deyince herkes camadan vuruyor ama ben zaten camadanlı olduğum için hemencecik yelkenleri kapatıyorum. Ardından beş on dakika sonra rüzgar bastırıyor. Rüzgar göstergemin direk tepesindeki aparatı kırık olduğundan, rüzgar hızını göremiyorum ama 20 knot üzeri esiyor ve benim tekne hiç yelken açmasam da belirgin bir şekilde yatıyor. Otopilotum rüzgara kızıp kaldırıp kendini atıyor. Artık dümen tutmak bana kalıyor. Ben yeke dümenime kızıp, başlarım ben böyle yekesine de, rüzgarına da diye sayıp söve söve Nergis Koyu’na geliyoruz. Buraya sığınabilir miyiz diye içeri girip bir turdan sonra, rüzgar altı, alargada (demir atarak) geceleyecek bir kuytu bulamayıp, tekrar rüzgarla ve dalgalarla kucaklaşmaya devam... Sığacık Koyu’na doğru döndüğümüzde bu kez rüzgar direk kafadan geliyor. Bol dalga, bol rüzgar ve bol bol tuzlandıktan sonra pes edip Kokar Koyu’na giriyoruz. Yalnız orada marina, barınak gibi bir şey yok. Yalnızca birilerinin, bizim gibi deniz çingeneleri için attığı iki tane büyük tonoz var. Hepimizin en büyük hayali ikisinin de boş olması. Enes yine önden gidiyor ve telsizden “Koşun koşun ikisi de boş” gibi bir anons yapınca direk dalıyoruz ve bir tonoza ikişer tekne bağlanıyoruz. Tam rahatlama moduna geçecekken, ben dalıp balık vurayım ya da su altı fotoğrafları çekeyim diye fantaziler kurarken, öyle bir civarna indiriyor ki, herkeste bu tonozlar acaba ne kadar sağlam, bu gece burada güvende uyunur mu kaygısı başlıyor. Üstelik burada ne Yunanistan ne de Türkiye tarafından hiç bir mobil telefon sinyali çekmiyor. Nedense bu işe de en çok Doğaç kızıyor. Artık kiminle haberleşemiyorsa... Üstelik bir de bana çemkiriyor. Beni baz istasyonu gibi mi görüyor ne?...
      Biz bir taraflarımızı sağlama alıp bağlandık da, arada bir iki balıkçı teknesi sığınmak için koya girince “Bunlar bizim tonozlarımız, çıkın gidin” derler diye tedirgin oluyoruz. Sonra bir kaç tane de bizim gibi yelkenli ya da motor yat havadan kaçıp, sığınacak yer bulmak için koya girip, tonozların boş olmadığını görüp, mecburen çıkıyorlar. Bu havada ne yapsınlar diye üzülüyoruz ama biz ne yapalım yani, önce burayı biz kaptık... Akşam üstüne doğru, 46 feet bir Azuree ile bir çift geliyor. Belli ki onlar da bizim gibi dalgalardan fazlaca dayak yemiş. Yanımızdan geçerken göz göze gelmemek için, birlikte aborda olduğumuz Erol Abi’lerle biz, diğer taraftaki manzarayı seyrediyoruz. Şöyle bir koyu dolaşıp sığınacak yer arıyorlar. Bir yandan da onların bu havada ve bu saatte tekrar açılmalarına içimiz el vermiyor. Erol Abi’lerle ne yapabiliriz diye konuşuyoruz da aklımıza bir şey gelmiyor. Sonra benim aklıma iyi bir fikir geliyor. Enes nasıl olsa bir çözüm bulur, O da zaten bu gençleri bu havada bırakmaz diyerek, telsizden Enes’i biraz dürtüklüyorum. Haksız da çıkmıyorum. Enes, o rüzgarda bir şekilde onları da kendi tonozlarına bağlıyor. Bu arada Medine Kaptaniçesi ve Merve Miçosu’nun haklarını da yememek lazım. Biz ne yapıyoruz o arada peki? Havuzlukta oturup, ohh vicdanımız ve içimiz rahat, adamları güvene aldık diye olayları seyrediyoruz. Hatta Enes’e, haline şükretmesi için, uğraşacağı, bizden daha beterleri de var diye bir fırsat tanıdık. Daha ne yapalım...
      16 Temmuz, Pazartesi. Rotamız Samos Adası. 30 mil yol alıp, Vathi Limanı’na bağlandık. Burada biraz resmi işlemlerimiz var. Chios’tan (Sakız Adası) aldığımız iki kaçak yolcuyu (Merve Miçosu ve Doğaç) burada Crew List’e (tayfa listesi) kaydettirmemiz gerekiyor. Çok solugan aldığı için hiç rahat bir liman değil. Tekneler sürekli sallanıyor. Ayrıca Afrika ve Ortadoğu’dan çok fazla göçmen almış. Türkiye’den farkı yok. Uluslararası sefalet manzaraları. Yalnız, giyim kuşamlarından, tavırlarından anladığım kadarıyla, buradakiler sanırım biraz daha varlıklı.
      Bayanlar alışverişe gidiyor, biz biraz dinleniyoruz. Sonra da hep birlikte Port Polise gidip, yeni tayfaları listeye ekletiyoruz ve oradan da, biz adanıza teşrif ettik demek için gümrük bürosuna geçiyoruz. Enes de, ben de ayrı ayrı söylememize rağmen bir de baksam görevli bizim pasaportlara kütür kütür çıkış damgasını vuruyor. “Hop dur” diyene kadar üç pasaporta da mührü yapıştırıyor. Biz çıkış yapmayacağız, buradan Symi’ye gideceğiz diye derdimizi anlatmak için bir taraflarımızı yırtıyoruz. Yaptıkları hatayı anlıyorlar. Görevli sayısı artıyor. Bu kez onlar koşuşturmaya başlıyor. Sürekli bir yerlere telefon ediyorlar. Biz de, oh klimalı salonda oturup onların koşturmacasını izliyoruz. Sonunda Deniz, Doğaç ve benim pasaportlarımıza ikişer mühür daha vuruyorlar. Aynı gün içerisinde, hatta oracıkta otururken, yerimizden bile kıpırdamadığımız halde, biz Yunanistan’a girmiş, çıkmış, sonra da tekrar girmiş oluyoruz. Neyse bu karmaşanın güzel tarafı da var; yanlışlıkla en önce bizim işlemlerimiz bitiyor. Cengiz’lerin vize süresi on günlük olduğu için Vathi’den çıkış alıyorlar. O gün çıkmaları gerek ama çıkmıyoruz tabi. Çünkü o zaman kurallara, yasalara uymuş oluruz. Bir zevki kalmaz. Bu kez sadece Feyber Teknesi kaçak durumunda, hepimiz Vahti Limanı’nda geceyi geçiriyoruz.
17 Temmuz, Pazartesi. Hava biraz sert. 15 mil yol yaparak, Samos’taki Poseidonio Koyuna geçtik. Tabi yine Yunanistan’da olmaması gereken Feyber mürettebatı kaçak durumda ama kimin umurunda. Harika bir koy. Neredeyse demirle birlikte denize atladım. Su kristal berraklığında. Cengiz ırgatının bobinleri yandığı için çapa atamayıp Medocean Teknesi’ne aborda oluyor. Bütün tayfa denizin tadını çıkarırken, ben su altı kamerasının şarj kapağını kapamadan denizdeki Doğaç’a verdiğim için kameram pert oluyor. Bu Poseidonio’daki birinci kayıp. Sonra Botları konvoy haline getirip, kimimiz yüzerek, kimimiz botlarla karaya çıkıyoruz. Tek lokanta var zaten ama otantik ve bence en güzel baby kalamar yapan yer. Bir de, anladığım kadarıyla, her Yunan adasının kendine özgü uzosu var ve hepsi de bir birinden güzel. Koylarda mahsur kalmamak için yanımıza da yedek alıyoruz. Fırtınadan korkmuyoruz, bir koyda uzosuz kalmaktan korktuğumuz kadar.
      18 Temmuz, Salı. Poseidonio’dan sabah saat altıda demir aldık. Rota Didim’de bir yer. Deniz en sakin yüzünü gösteriyor. İlk başta 30 millik bir yol gibi görünse de Didim’e varınca bakıyoruz deniz ve hava hala güzel, haydi bari Bodrum, Yalıkavak olsun diyoruz ve seyir 40 mile çıkıyor. Sakin havayı görünce, burası da olmaz, Gümüşlük’e devam edelim diye iyice bir şımarıyoruz. Hatta Bodrum’da oturan müstakbel Marineros üyesi arkadaşımız, Yüksel’le konuşuyorum. Telefon trafikleri yaşanıyor, sağ olsun bizim dört tekneye Gümüşlük’te yer ayarlamaya çalışıyor ama hava hala sakin olunca, biz yine yola devam kararı alarak Bitez’e dümen tutuyoruz. Ancak sonunda Poseidon yetti gari diyerek rüzgarı ve dalgayı patlatıyor. Bitez’e giriyoruz ama çok kalabalık ve Poseidon bizden önce koya girmiş, rüzgar kendini hissettiriyor. Enes, bir zamanlar Darıca’da olan, Marineros üyesi Halit Abi’yle buluşmak için koya giriyor, biz de daha sakin bir yer aramak için burnu dolaşıp Ada Boğazı’nı keşfediyoruz. Önce ben demir atıp, kıçtan kara oluyorum. Sonra da Erol Abi ve Cengiz bağlanıyor. Akvaryum gibi bir yer ve zaten diğer bir adı da akvaryum. Artık su altı kameram olmasa da, hemen denize atlayıp dip manzarasını izlemek istiyorum ama o an fark ediyorum ki maske, palet yok. Çünkü onları da 60 mil geride kalan Poseidonio’da unutmuşuz. Bu da ikinci Poseidonio kaybım oluyor. Çok güzel bir yer de, sanırım adı Poseidon’u çağrıştırdığı için bana uğursuz geldi. Enes geceyi Bitez’de geçiriyor. Bu arada biz üç tekne hala Yunanistan’da gözüküyoruz. Çünkü Yunanistan tarafından çıkış almadık, Türkiye’ye giriş yapmadık. Akvaryum koyunda demirliyiz. Sahil Güvenlik zırt pırt bize baka baka geçiyor. Tamam çok heyecanlı da bu işi bir şekilde sonlandırmak lazım artık diye düşünerek, ertesi sabah erkenden, Yunanistan’dan çıkış almak üzere, Kos Adası’na yola çıkıyoruz. Bir saatlik yol. Üç tekne gidip, çıkışımızı yapmamız lazım ama söz konusu biz isek öyle olmuyor tabi. Ben teknemi Akvaryum Koyu’nda bırakıyorum ama bütün evraklarımızı alıp, Deniz, Doğaç ve ben Enes’in teknesine biniyoruz ve Kos’a geçiyoruz. Yani teknem Türkiye’de ama ben Kos’tan çıkış alacağım. Gittik, limana girdik, bağlandık. Erol Abi’ye de zar zor bir yer bulup, bağlandık ama tur teknelerinin geliş saatine yakalandığımız için yüz kişinin gümrük girişini beklemek zorunda kaldık. Sonunda sıra bize geldi. Önce Enes’i çağırdılar. O işlemleri bitirince Erol Abi ile ikimizi birlikte çağırdılar. Enes çıkarken Türkçe konuşmayın diye tiyo verdi. Sanırım buradaki görevliler Türkler’den pek hoşlanmıyormuş. Önce ben pasaportumu verdim. Asık yüzlü bir memur, pasaportu hatmetti ve sonunda Vathi’deki görevlilerin yaptığı aynı gün giriş çıkış, sonra tekrar giriş mühür yanlışlıklarına takıldı. Baya bir dert anlatmaya çalıştım. Sonunda “Sizin Vathi’deki memurlarınız yanlış mühür bastı, mührü ben alıp basmadım ya” gibi bir savunma yaptım da geri adım attı. Saf işte halbuki bilse ki, benim teknem bile burada değil Türkiye’de... Neyse sonuçta bütün çıkış işlemlerini bitirip, transit loglarımızı port polise teslim etmek kaldı. Onları da geçerken bıraksın diye Erol Abi’ye verdik. Biz yine Enes’in tekneye doluştuk. Limandan çıkmadan bir tur atalım da, Erol Abi’ler rahat çıkabildiler mi görelim derken, bir de baksak; Erol Abi’yle Nurten Kaptaniçe kıyıdan çırpınarak bize sesleniyor. El telsizlerini de yanlarına almamışlar. Ne diyorlar diye iyice yanaştık. Tam port polisin önündeler. “Ne oldu Erol Abi?” dedim. “Port polis diğer kaptanları çağırıyor.” Dedi. “Teknenize binin, hemen limandan çıkın, biz kaçıyoruz.” Dedik. Tam yol limandan çıkıp, bir gözümüz arkada Yunan sahil güvenliği geliyor mu diye bakarak, haldır huldur Türk karasularına kaçtık. Türk tarafına geçince de gönül rahatlığıyla bol bol Türk düşmanı Yunan görevlilerine sayıp sövdük. Ancak bir aşama daha var. Tamam Kos’tan teknem olmadan çıkış aldım da, aynı şekilde Türkiye’ye girmek lazım. Bu arada Cengiz’ler de Vathi’den çıkış almışlar ama Türkiye’ye giriş yapmamışlar, bizi akvaryum koyunda bekliyorlar. Bu kez, Deniz, Doğaç ve ben onların Feyber Teknesi’ne atlayıp, Bodrum Marina’daki gümrüğe gittik. Yani benim tekne hala Akvaryum Koyu’da. Tekne olmadan Türkiye’ye giriş de yasak. Ama hava kötü ve bizim karaya bağlı koltuk halatlarımızı bir şekilde bir tekneye bağlamamız iyi olur. Biraz tembellik yani. Rüzgar sert. Gümrük bürosunun önüne önce Enes çapa atıp kıçtan kara yanaşıyor, sonra Erol Abi bağlanıyor ama biz Cengiz’in teknesiyle çapa atamıyoruz. Çünkü ırgat yandı, çapa yok. Zar zor onlara aborda oluyoruz. İşlemlerimizi yapması için anlaştığımız eleman bizi üç tekne ve Feyber’de kaçak göçmen gibi bir sürü insan olarak karşılayınca, durumu anlıyor da yapacak bir şey yok. Hep birlikte arkasına takılıp gümrük çıkışına gidiyoruz. Doğaç, Berna ve Feyza’nın pasaportlarına giriş mührü hemen vuruluyor. Onlar geçiyor. Bizim iş uzun tabi. Transit loglar, tekneler var ama benim tekne yine burada değil. Bu arada bizim genç miçolar nasıl oluyorsa kapalı olan free shopu açtırıyorlar. Eee geri kalan tayfa durur mu? Ben dahil hepimiz free shop yağmalamasına giriyoruz. Neyse ki o arada işlemlerimizi yapan bayan geliyor, işlemleriniz bitti diyor ama gümrük memurları tekneleri arayacak diyor da o an paçalar tutuşuyor. Çünkü benim teknem bile burada değil. Doğaç’ı Bursa’ya Berna ve Feyzayı’yı da Darıca’ya uğurluyoruz, biz de patır kütür teknelere atlayıp Akvaryum Koyu’na kaçıyoruz. Doğru zamanda ve doğru yerde olmak rahatlığıyla, huzurlu bir uyku....














- 10 -
     20 Temmuz, Cuma. Knidos’a gitmeyi planlıyoruz ama iki gün hava sert gösteriyor. Zaten Ada Boğazı, Bodrum (Diğer adıyla Akvaryum) çok güzel bir yer. Herkes iki gün burada miskinlik yapma konusunda hem fikir. Genç miçoları (Berna, Feyza ve Doğaç) okullarına, sınavlarına uğurlamışız, emekli emekli takılalım bari. Tek tekneye doluşup, Bitez’e alışverişe gitme kararı alınıyor ama ben gitmek istemiyorum. Her nasıl olduysa Deniz de gitmek istemiyor. Bu bir fırsat diye düşünerek, gitmeme konusunda ısrar ediyorum. Çünkü 20 Temmuz, Deniz’le evlilik yıl dönümümüz. Geçen yılki seyir dönüşünde, Silivri Limanı’ndayken unutmuş ve morun bütün tonlarına dönüşmüştüm. O yüzden bu sene telafi sınavı olarak, baş başa kaldık ve Bozcaada’dan aldığımız bir şarap eşliğinde, Akvaryum’da yüzerek bir kaç saat geçirdik.
     21 Temmuz, Cumartesi. Hala miskin miskin tatilimize devam ediyoruz. Sakin, sessiz... Oh ne güzel derken sabah şekerlemelerimiz bambır gümbür müzik ve tur teknelerinin motor gürültüleriyle allak bullak oluyor. Çok geliyorlar, hep geliyorlar. Dibimize çapa atıyorlar. Bağıra çağıra yüzüyorlar. Yolcuları daha da gürültücü. Sanarsın ki yüzerken bacağını jaws kapmış... Bir ara jaws olasım geldi ama neyse... O koca tur teknelerinden bir tanesi bir anda üstüme gelip burnundaki koca bastonuyla cenovama nişan alınca ben de teknemin burnuna fırladım. Bangır bangır müzik, bütün yolcuları denizde, adamın çapası hala dipte... Hatta saf bir turist çocuk sarılmış çapanın zincirine dibe bakıyor. Ne görmeyi umut ediyorsa. Ben de teknemi kurtarma, o vıcık kalabalıkta öteki teknenin kaptanını görebilme ve daha da kötüsü, ya çapayı çekerse bu zincir manyağı turist çocuğa ne olur gibi kaygılar... Neyse ki sonuçta hiç bir kötü gelişme olmadan, tur teknesi denize serptiği turistleri topluyor ve usul usul geri çekiliyor ve savaşı ben kazanıyorum.
      Akşam üzeri bir ilginç gelişme daha oluyor. Ben teknemin havuzluğunda uyuklarken, bakıyorum, Merve Miço’su botun kürekleriyle cebelleşiyor. Önce çok anlamsız geliyor, bir şey mi deniyor acaba diye düşünüyorum. Yok yok bildiğin bir mücadele içerisinde bu Merve Miçosu. Dayanamayıp soruyorum; “Merve, ne yapmaya çalışıyorsun?”. Yanıt daha da şaşırtıcı. “Bot kullanmayı öğrenmeye çalışıyorum.” Allah Allah koskoca yeklenliyi, uzun seyirlerde saatlerce kullanan Merve’ye bak sen diye düşünerek cep telefonuma sarılıyorum da, cep telefonu cahili olduğum için, çektiğimi sandığım görüntüler çıkmıyor.
      22 Temmuz, Pazar. Bir iki plan yaptık ama uygulayamadan değiştirdik. Sonuçta bugün de burada kaldık. Tur tekneleri yine aynı. Bir kaç kez kayalara bağladığımız koltuk halatları ve çapalarla oynadık, yüzdük, yattık, uyuduk. Yani önemli bir durum yok. Bir ara Enes, Cengiz’i omuzlarına alıp teknenin burnundan denize atmaya çalışıyor. Cengiz can havliyle cenova yelkenine yapışmış ama sonunda Enes’ten kurtulamayınca, yüzmek kaçınılmaz ise kendim atlarım diyor. Ben de o “Kabasakal” ve “Temel Reis” görüntülerini fotoğraflarla belgeliyorum. Bu ara da Okyanus Böcüğü’müz de bağımsız yüzme işini iyice beceriyor ve en sevdiği şey de, denizde dondurma yemek...
      23 Temmuz, Pazartesi. Rota Palamutbükü, Datça. Sabah 06’da demir alıp açıldık. Hava raporlarına göre, kuzey- kuzey batı yönlerinden 4 bafor hava beklerken, lodosa yakın hafif bir güneyli rüzgarla 30 mil yol kat ettik. En çok tırstığımız Knidos’u (denizciler ve balıkçılar orayı gece geçin derler.) hiç sorunsuzca geçip Palamutbükü Limanı’na girip bağlandık. Hava berbat ötesi sıcak ama 4 gün, 4 gece karaya ayak basma fırsatı bulamayan Marineros Halkı hemen karaya zıplıyor ve hep birlikte denize sıfır bir yerde kahvaltı yapmaya gidiyoruz. Denize karadan bakmak da değişik bir şey... Bu arada bu teknedeki son gecemiz. Yani seyrimizin birinci etabının sonu. Tekneler bir hafta burada kalacak. Enes, Deniz ve ben, işlerimizi halletmek için, karayoluyla Darıca’ya dönüyoruz. Diğer Marineros Tayfası teknelerde kalıp, bizi ve sınavlardan kurtulan genç Marineros tayfalarını bekleyerek, bol bol çevre incelemesi yapacak. Şu ana kadar, Darıca’dan Palamutbükü’ne en az 400 mil yol yapmışız. Yani küçük bir molayı hak ettik sanki. Bir hafta sonra, ikinci turda, daha kalabalık bir mürettebatla kaldığımız yerden devam... Tüm Marineros ekibine, onca kahrımızı çeken Enes’e ve özelikle de, tee buralara kadar benimle tekneyi getirmek için elinden geleni yapan Kaptaniçem Deniz’e teşekkürler.... En az bir hafta karada olacağız. İnşallah başımıza birşey gelmez. Selametle...


















- 11 -
      Otobüsle 12 Saatlik, uykusuz bir gece seyahatinden sonra sabah 8:30’da Datça’ya vardık. Ardından tam bir saat Palamutbükü minibüsünü bekledikten sonra bir saat kadar da kıvrım kıvrım dağ yollarında, hoplaya zıplaya dönüşümüz muhteşem oldu... Bu arada bizim Princess Dodeya Teknesi’nin mürettebatı da 4’e çıktı. Doğaç’la Göktuğ da bize katıldılar. Durum böyle olunca da minibüsün bagajı sadece bizim valizlere rezerve... Büyük olasılıkla da teknenin ön kamarası bagaj bölmesi olacak. Palamutbükü’ne vardığımızda, sıcak iyice bastırmış, valizler de iyice ağırlaşmış, yol da yürüdükçe uzayan bir yolken, bir de baksam Darıca’dan tanıdık bir genç, Cengiz’in yeğeni Burak, “Hoş geldiniz Yavuz Abi” diyerek sarıldı valizlerime. Hey gözünü sevdiğim Burak’ı hızır gibi yetişti. Meğerse O da bizden önce Amcalarını ziyarete gelmiş. Böylece Feyber Tekknesi mürettebatı da 3’e çıkmış. Limana geldiğimizde bir de baksak, geçen senenin en paparazi miçosu, Şeyda da Oyster Teknesi’nde. İş yerinden çok kısa süreli izin alabilmiş ama yine de çok sevindik tabi. Yalnızca biraz usturuplu davranmak gerekir diye düşünsem de yine bir pozumu yakalayıp bastı deklanşöre. Yeteneğinden hiç bir şey kaybetmemiş. Bizim tayfa otobüsteki uykusuzluğun telafisini yaptı. Ben ıvır zıvır işlerle uğraşıp inadına uyumadım. Sonra gün boyu yüzme, dalma gibi tatil etkinlikleri ile dinlenmeye çalıştık. Doğaç kocca bir kefal (!) vurdu. Akşam yemeğinde de çatur çutur yedi. Genç miço sayısı artınca tabi ki de gece gezmeleri kaçınılmaz. Şeyda, Göktuğ, Doğaç, Burak... Bunlar çoğunluğu ele geçirecek gibi... Biz yaşlı ve emekli tayfası da Feyber ve Oyster teknesinde buluştuk. Sohbet güzel, özleşmişiz de ben hala uykusuzum. İki tek de atınca uyur konuşur semptomları vermeye başlıyorum. Oturmaya zorluyoruz kendimizi çünkü bu gece Medocean Teknesi mürettebatı Enes, Medine, Merve ve Okyanus Böceği’miz de gelecek, onları bekliyoruz. Ancak gelmeleri gece yarısını buluyor. Yine de, tekrar hep birlikte olma anı selfisi çekiyoruz. Sonrasını hatırlamıyorum. Tekneme geçmeden önce uyumuş olabilirim...
      Ertesi gün, biz hala seyre hazırlanıyoruz. Cengiz teknesinin yanan çapa ırgatının motorunu sargıya göndermişti. Gelirken biz getirdik ve ilk iş onun montajını yaptık. Sonra ben, sürekli kavga ettiğim gereksiz uzun ve kalın palamar halatlarımın yerine aldığım daha ince ve kısa halatlar ile darbe emici aparatlarla uğraştım. Sonra da yaklaşık 5 saat Enes’in otopilot motorunun lehimlenmesi, sökülmesi, sonra tekrar lehimlenmesi, sökülemesi, sonra tekrar.... En sonunda da motorun soket kısmındaki plastik bir somunu sökmemek gibi çok basit bir hata yaptığımızı anladık ve bu işi çözdüğümüze ve çok zeki olduğumuza kanaat getirdik. Bir yandan da gün boyu mazot tankerinin gelmesini bekledik. Tee akşam saat 6’ya doğru geldi. Böylece Aktur’a, Datça merkezine gitme planları da suya düşüp günü yine Palamutbükü’nde geçirdik. Şeyda Miçosu da doğru dürüst tatil yapamadan, işe gitmek üzere, akşam üzeri Darıça’ya geri döndü. Üzüldük...
      Hiç bir tekneye 12 kişi rahat rahat sığamayınca, yine eski gelenek, iskeleye masaları, sandalyeleri kurduk. Kalabalıkmış, gelen geçenmiş... Ne gam. Deniz çingenleri geldi. Herkesin gözü alışsın... Bize ne?... Biz Marineros geleneklerine sıkı sıkıya bağlıyız. Bu masa bir keyf-ü sefa masası gibi görünse de aslında çok önemli kararların alındığı bir büyük konsey toplantısı. Çok önemli seyir kararları alıyoruz. Ama biraz abartıp çok karar alıyoruz. Her beş dakikada bir yarınki seyir rotamız 180 derece değişebiliyor. En sonunda Hisarönü’ne gitme kararı alınıyor. Deniz ve Nurten Kaptaniçeleri de ona göre alışverişe çıkıyorlar. Onlar dönene kadar biz yine, yeni bir karar alıp, tam tersine Gökova, Okluk Koyu’na gitme kararı alıyoruz. Enes onlara telefon ediyor ama ikisi de telefonları yanına almamış. Biz ne yapalım? Elleri kolları dolu geliyorlar. Yeni rota kararını bildirme görevini hoop Enes’in üstüne atıyoruz. Kabak onun başına patlıyor. Sabah yedide herkes palamarları çözüp, limandan ayrılırken, Göktuğ soruyor; “Biz şimdi nereye gidiyoruz?”. Aramıza yeni katılan bir miço olduğu için bu sorusunu af edip, bir şey demiyor, sadece “Bilmiyorum” diye yanıt veriyorum. Sonuçta rota Gökova Körfezi güney girişindeki Mersincik Koyu oluyor. Sabah sabah Doğaç da başka bir Marineros geleneği olan telsiz geyiğine hemen uyum sağlayıp, Enes’le telsizden korsan müziği yayınlama savaşına girişiyorlar. Bu arada Deniz, Göktuğ ve tahminen diğer teknelerdeki mürettebat kamaralarda sabah uykusunda. Telsizdeki bangır bangır korsan müziklerine ilk isyan eden Deniz oluyor. Güverteye çıkıp, telsize el koyup, “Şu andan itibaren, korsan müzikleri düellosu bitmiştir. Tekneye ve telsize el koymuş bulunuyorum.” Diyor. Telsizler susmasa da daha sakin geyikler yapılıyor.
      Yaklaşık 2,5 saatlik kısa bir seyirden sonra Mersincik Koyu’na geldik. Oldukça küçük bir koy. Zaten bir katamaran ve iki yelkenli bağlanmış. Zar zor çapa atıp kıçtan kara olmamız gerekiyor. Önce Enes giriyor. Ben de botu alarak yardıma gidip karaya bağlanacak koltuk halatını alıp bağlıyorum. Sonra bizim Princess’i yerleştiriyoruz. Sonra da Oyser’ın koltuk halatını bağlıyoruz. Sıra Feyber’e geliyor ama bir sorun var. Feyber’in şanzımanı boşa geçmiyor. Tornistan da yapamıyor, sadece ve hep ileri gidiyor. Bu şekilde kıçtan kara olması çok zor. Kafadan Oyster'a yanaşıp, son anda motoru stop edip aborda olması seçeneği tek çözüm gibi görünüyor. Öyle de oluyor. Bu arada ben botla kıyıya çıkmışım, kayaların üstünden aksiyonu seyrediyorum. Bütün tayfa teknelerde, bütün usturmaçalar olası bir çarpışmaya göre ayarlanmış, hoop, tut, çek diye bağrışmalar içerisinde, Feyber kazasız belasız Oyster’a aborda oluyor. Sonra her zamanki gibi sanki hiç bir şey olmamış, herkes neşe içinde suda oynaşıyor. Su da kristal saydamlığı, turkuaz mavisi... Genç miçoların hepsinde bir Enes korkusu. En çok da Göktuğ da. Çünkü aramıza yeni katılan miço o. Geleneklere ve Enes’e alışması lazım. Hepsinin de başına en korktuğu şey geliyor. Yapacak bir şey yok. Enes’in de denize atma, yakalama, batırma gibi bir sürü fantazisi var... Ben de maske, şnorkel ve zıpkınla dalıp, bin çeşit balığın hepsini de ıskalayıp, sonunda hayran hayran dip manzarası seyrederken, Poseidinnio Koyu’nda su altı kameramı bozduğum için su altında küfür etme yeteneğimi geliştirdim. Enes büyük bir yılanımsı balık vurdu, Doğaç ahtapotumsu bir şey vurdu. Ben hiç kıskanmadım...Sonra son derece sakin ve dingin bir akşam üstü keyfi ve gökyüzündeki bütün yıldızları görebilme ayrıcalığı içinde bir gece. Bu dalga sesleri de, bu yıldızlı geceye bu kadar mı yakışır?...


















- 12 -
      2 Ağustos, Perşembe. Bütün gece devam eden solugan sallantıları sabah 5’te kalktığımızda da devam ediyordu. Mersincik Koyu’nda hissedilen bu soluganın açıklarda dalgada dövüneceğimiz anlamına geldiğini biliyorduk. Ancak dalgayı arkadan alacağımızdan dolayı çok sıkıntı olmayacağı kanısında olduğumuz için ama yine kesin bir varış rotası saptamadan, denize açıldık. Hava raporları öğleden sonrası için biraz sert gösteriyordu. Bu nedenle varış noktamız belirsiz, ama bu kez gidiş yönümüz zorunluydu. Çünkü, Deniz’in bazı resmi işler için 3-4 günlüğüne, annesiyle birlikte, Bulgaristan’a gitmesi gerekiyordu. Yani, Cuma günü öğleden önce bir Gebze otobüsüne binebilmesi için en kısa zamanda, ulaşımı olan, medeni bir yere varmamız lazımdı.
      Mersincik Koyu’ndan çıkıyoruz. Dalgalar tam da tahmin ettiğimiz gibi; akşamdan kalma, Ege açıklarından Gökova Körfezi’ne doğru kaba kaba akıyorlar ama arkadan geldikleri için sıkıntı yok. Hatta hızımız 6-7 knotları buluyor. Ama yelkenlik bir rüzgar yok. İlerleyen saatlerde kuzucuklar (kırılan dalga köpükleri) iyice çoğalmaya başlıyor. Ben otopilotla kavgadayım. Çünkü, saf otopilot işte, arkadan gelen dalgalarda ne yapacağını bilemiyor. Özellikle o üçleme dedikleri büyük dalgaların daha ilkinde teslim olup, tekneyi hemen döndürüyor ve ikinci, üçüncü dalgayı yandan yediriyor. Tabi küpeşteye kadar yatıp kalkıyoruz. Teknede bazı şeyler istemsiz yer değiştiriyor ama ben inatla dümen kazancı ayarlarıyla oynayarak, otopilota böyle bir havada ne yapması gerektiğini öğretmeye çalışıyorum ama bir türlü aklı basmıyor. Bir ara çok kızıp, otopilotu kaldırıp attım, kendim dümen tutayım dedim. O üçleme dalgalar geldiğinde anladım ki biraz da haklı gibiymiş. Benim de çok fazla yapabileceğim bir şey olamıyor. Bari suç sende olsun dedim ve yine dümeni otopilota teslim ettim. Benim miçolar, Doğaç’la Göktuğ, ne kadar sallansak da bir iki saat sonra dalga heyecanı yaşamaktan sıkılıp, kamaralarına girip uyudular. Saat 11’e doğru dalgalar iyice abartmaya başladı. Cengiz telsizden en yakın koya girme teklifinde bulunuyor ama Navionics'te haritadan bir hesap yapıyoruz, en yakın koya varmamız da iki saat, Okluk Koyu’na döneceğimiz burun da iki saat. Durum böyle olunca ve dalga kaçınılmazsa yuvarlanmaktan zevk almaya devam tabi ki. Yalnız bir sorun var. Hava raporları saat 12’den sonra 6-7 bafor diyor. Hesaplıyorum, hesaplıyorum bizim burnu dönmemiz en erken 12:45. Neyse ki her zaman ki yanılma payı bu kez birazcık da olsa lehimize işliyor. Saat 13’e doğru burnu dönüyoruz. Haliyle dalgalardan kurtulduk derken, beklenen rüzgarda kendini hissettirmeye başlıyor. Saat 13:45 gibi “Deniz Kızı”nı selamlayıp Okluk Koyu’na giriyor ve oradaki üç restauran iskelesinden birine yan yana tonoz alıp bağlanıyoruz ve hava patlıyor. Rüzgar en az 30-35 knot ama biz bağlanmışız. Çay ve sigara böreği keyfindeyiz. Bu arada benim “Aşifte” teknem tonozda iskeleye bağlıyken rüzgardan sancağına yatıyor. Çok zilli, şu an açıkta olsa ne yapardı acaba diye düşünerek, çay keyfimi yarım bırakıp, gidip başına bir açmaz halatı vuruyorum. Büyük üstad, Türk denizcilerinin baş öğretmeni, Sadun Boro dünyayı dolaştıktan sonra ömrünün geri kalan kısmını burada “Kısmet”te geçirmiş ama ben gelince böyle oluyor. Hala sayın Poseidon’a tek bir laf etmiyorum. Çok sabırlıyım.
      3 Ağustos, Cuma. Bir köy minibüsüyle irtibat kurup, Deniz’i göndermek üzere sabah 7’de anlaşıyoruz. Yaklaşık bir hafta Doğaç ve Göktuğ miçosuyla baş başayız. Daha ilk günden teknede hiç bir şeyin yerini bulamıyoruz. Bu bir hafta çok eğlenceli geçecek. Deniz Kaptaniçe gitmeden önce yemekler yapıp buzdolabına dolduruyor, yiyeceklerin ve giyeceklerin yerleri konusunda bir liste yazdırıyor ama biz yine de bir birimizi yiyoruz. O nerede? Bu nerede?... Sanırsam denizdeyken bir kaptaniçenin ne kadar gerekli olduğu konusunda bir sınavdan geçiyorum.
      Deniz Kaptaniçe’mi yolcu ettikten sonra, Erol Abi, Nurten Hanım, Doğaç, Göktuğ ve ben Sadun Boro Yürüyüş Yolu’na gidiyoruz. Kocaman çamların arasında, ağustos böceklerinin yaygarasında, ince uzun bir patikadan yürürken, aklımızda hep büyük ustanın bu yoldan kaç kere geçtiği. Ölmeden önce tanışamadığımız için çok üzgünüz. Aramızda kendisiyle ve kızı Deniz Boro’yla tek tanışma olanağı bulan Deniz ama O da şu an burada değil. İçinde yaşadığı teknesi Kısmet’i her kış bağladığı “8 Numaralı Çam Ağacı”nın altında bir süre oturup, onu anarak dinleniyoruz.
      “Elbette 8 Numaralı Çam Ağacı tanımlaması da, açık posta adresi istendiğinde kapı numarası olarak yaptığı bir yakıştırma idi. Aradan yıllar geçip de bu kez normal posta adresi yerine e-posta adresi isteyenlerle de dalga geçer, balıkçılkuşu@comcom diye cevap verirdi.” Meriç Köyatası.
      Sadun Boro, yakalandığı amansız hastalıkla 3 yıl mücadele ettikten sonra, son on gününü geçirmek için hastaneden çıkıp bu “8 Numaralı Çam Ağacı”na bağlı olan teknesine geliyor. Vasiyetinde de bu ağacın dibine gömülmek istediğini belirtiyor ama bunun için gerekli olan bakanlar kurulu kararı hala çıkmış değil.

Gracias a la vida(Teşekkürler hayat)
https://youtu.be/NNUma66hJFM
(Üstad’ın anısına bir kez dinlemenizi öneririm.)













- 13 -
      5 Ağustos, Pazar. Bir takım zorunluluklar nedeniyle sabah 5’te palamar çözüp, 5 günde Ayvalık’a varma planlarımız var idi. Ancak gece güncellenen hava raporları, Ege’nin genelinde kuzeye çıkışı imkansız hale getirince, geç saatlere kadar, Darıca’ya dönebilmek için, teknemi 15-20 günlüğüne bırakabileceğim bir barınak ya da marina arayışına girdik. Son, kesin ve değişmeyecek ilk zorunlu karar; hiç bir yere gitmeye gerek yok. “8 Numaralı Çam Ağacı” 15-20 günlüğüne zorunlu barınağımız olacak. Medocean ve Feyber teknesi de zorunlu olarak (hava bekledikleri için) bizimle bir kaç gün bu çam ve deniz cennetinde kalacaklar. Ancak onların da zorunlulukları ilk düzgün hava yakaladıklarında, mümkün olduğunca hızlı bir şekilde kuzeye çıkmak. Çünkü zamanları kısıtlı. Erol Abi’ler burada, Okluk Koyu’nda, bizim teknenin yanında kalacaklar. Bayramdan sonra, başkaca bir aksilik olmaz ise, yanlarına dönüp, biraz da tatil modunda dönüş rotasına devam edeceğiz.
      Emeklilik olayına alışamadığım için yine sabahın 7’sinde dimdik ayaktayım. Üstelik bugün Pazar ve bugünkü 5’te çıkış planı akşamdan zaten iptal ama zararı yok bir sabah kahvesinden sonra pırıl pırıl sulara atlamak, mesaiye başlamaktan daha güzel oluyor. Ardından çam ormanının içinden toprak bir yoldan sabah yürüyüşünün de keyfi başka güzel. Yalnız bu ağustos böcekleri niye bu kadar yaygara yapıyor? Şaşılacak kadar çoklar. Yol gittikçe dikleşmeye başlayınca, Erol Abi’lye ben, genç miçolar Göktuğ ve Doğaç’a yolun sonuna kadar çıkıp, ne varmış diye bakma görevi veriyoruz. (Bu arada Doğaç kaptanlık ehliyeti olduğu için O’na miço denmesine kızıyor. Ben de o yüzden O’na miço diyorum.) Biz de Erol Abi’yle bir gölgede oturup serinlerken çok ilginç bir keşif yapıyoruz. Bizim miçolar boşuna geziyor, biz oturduğumuz yerden keşif yapıyoruz. Ormanın içinde çukurda bir yerde bir damperli kamyon var ama oraya girebileceği bir yol yok. Bizim miçolar dönünce bu kez ikinci görev; “Gidin bakalım bu kamyon neyin nesi, kimin fesi?”. Gidiyorlar. Doğaç bir iki fotoğraf çekiyor, orman içinde yolu olmayan bir yerde, bildiğin terk edilmiş bir kamyon... Merakımızı gidermenin bir yolu olmadığından, dönüş yoluna geçiyoruz.
Burada dalarak balık vurmak, olta atmak yasak ve ama inadına deniz büyük balık kaynıyor. Enes, Feyber’in pervane somununu sıkmak için dalarken iki tane devasa akya görüp, heyecanını bizim Doğaç Miçosu’na aktarıyor. Sonra O da dalarken aynı balıkları görünce suyun altında “yuh, ohaa” gibi sesler çıkarmayı başarıyor. Meğerse o akyalar hep burada dururlarmış, herkes onlardan şikayetçi. Çünkü büyük küçük demeden, bütün balıkları mideye indiriyorlar. Burası onlar için tam bir cennet. Enes’in dalarken teknelerin tam altında yuvasını keşfettiği bir ahtapot var. Öğleden sonra o ahtapot, o akyalardan kaçarak kıyıdaki lokantanın deniz içine uzanan duvarına yapışıyor ve tabi kıyıdaki çoluk çocuk, herkes seyirde. Enes de ahtapotun peşinde... Dize kadar gelen suda ahtapotu kafasından tutup çıkarıyor. Ahtapot koluna sarılıp vantuzlarındaki iğneleri batırsa da restorana kadar getiriyor. Ahalide, çoluk çocuk herkeste bir ahtapot sevme merakı. Bizde ise başka türlü bir ahtapot sevgisi var ama burada avlanmak yasak olduğundan ötürü Enes elcağızyla ahtapotu yine denize salıyor. Akşam lokantaya kalamar siparişi veriyoruz. Sanki aynı şey değil. Sanki o kalamarlar fabrikada üretilmiş...
      Bu arada Doğaç’ın anlattığı bir gece orman macerası; aynen anlattığını alıntılayarak yazıyorum.
“Gece karanlık ormanda Merve, Göktuğ ve ben ilerlerken 5 metre yakınımızda çalıların arkasından bir hışırtı duyduk. Hemen sopalarımızı o tarafa çevirdik. Çatışmaya hazır bekliyorduk. Sonra kocaman kırmızı 2 göz ve "hırrr" diye bir ses duyduk. Hırlamasıyla çıkan nefesinden saçlarımız geriye doğru uçuştu. Tuttuğumuz fenerden yakut gibi parlayan beyaz ve kolum kadar büyük, keskin dişleri vardı. Sonra Göktuğ'la ikimiz sopalarımızla taşlara vurup gürültü çıkardık ve yaratığın üstüne doğru yürüdük. Bundan korkan yaratık saldırmaya çalışmayıp geri çekildi. Ve bu maceramızda da prensesi -Merve'yi- kurtarıp, sağlam bir şekilde Medocean Teknesi’nin kralı Sultan Enes Özüren'e ulaştırdık.”
Olayın aslını yine Doğaç’tan alıntılıyorum:
“Gece ormanda Merve, Göktuğ ve ben yürürken hemen yanımızda bir ses duyup, sopalarımızı o yöne çevirdik. "hırrr" diye bir ses duyduk. Çok korktuğumuz için saldırmadan kaçsın diye sopalarımızı taşlara vurup ses çıkardık. Sonra da yavaşça geri çekilip oradan uzaklaştık. Sanırım iki taraf da bir birinden korkup kaçtı.”
      6 Ağustos, Pazartesi. Dün gece Okyanus Böcüğü’müzün doğum gününü kutladık. Böcük tam 4 yaşında bağımsız yüzmeyi öğrendi. Ayrıca artık fotoğrafçılığa da başladı.
      Çamların denize kadar yatarak uzandığı yerde, kıçtan kara olurken koltuk halatlarını ağaca bağlamak yasak. Aslında doğru bir uygulama. Çünkü bir sürü tekne ağaçlara zarar veriyor. Çoğunlukla denizin içine ya da kıyıya çakılan demir kazıklara bağlanılıyor. Bize de oradaki bir tekne sahibi eskiden çaktığı demir kazıkları gösterdi ve oraya bağlandık. Yani aslında “8 Numaralı Çam Ağacı”na ya da başka bir ağaca bağlanmak yasak. Elbette Sadun Boro sayesinde. Bir çok kez Yunanistan tarafında ve Türkiye tarafında değişik şekillerde yasalara, kurallara uymayı başaramadık ama buradaki doğa koruma kurallarına çok saygılıyız. Sadece balık tutma ve vurma konusunda birazcık yasa dışı şeyler yapıyoruz. Sadun Boro’nun da en favori yemeği ahtapot olduğunu, deniz ürünlerinden çok hoşlandığını bildiğimiz için önemli bir mazeretimiz var da, bunu deniz polisi bilmiyor. Birimiz zıpkınla dalarken diğerleri gözcülük yapıyor. Hatta ani bir baskın olur diye zıpkını su altında bırakıyoruz. Mavi kartlarımız var, atık su çekme gemisi geldi. Pis su depomuzu çektirdik, kartlara işlettik ama bu kadar yasalara kurallara uygun davranmak iyi de biraz sıkıcı. Ancak asla gereğinden fazla balık vurmuyor ya da tutmuyoruz.
      7 Ağustos, Salı. Gün boyu önemli bir durum yok. Rüzgar böyle kapalı bir koyda bile zaman zaman sertleşiyor. Enes ve Cengiz’ler hala hava bekledikleri için yanımızdalar. Biz hiç bir yere kıpırdamasak da akşam üzeri küçük bir aksiyon yine bizi buluyor. 32 feet (bizim tekneler boyutunda) bir tekne geliyor, münasebetsiz bir yere çapa atıp kalıyor. Biz Erol Abi’yle izlemedeyiz. Ne yapacak, niye böyle bir şey yaptı?.. Çünkü demirlediği yer tam iskele önü, tur teknelerinin bağlandığı yer. Orta yaşlı (tahminen emekli) bir çift. Sonradan öğreniyoruz ki, bağlı oldukları koy çok güvenli olmayınca halatlarını orada bırakıp, buraya kaçmışlar ve ikisi de denizcilik konusunda bizden daha acemi. Bir süre sonra adam botla yanımıza gelip, kıyıdan koltuk almak için bizden yardım istiyor. Ben hemen kıyıya bağlı başka birinin şamandırasını gösterip, nasıl yapacağını tarif ediyorum. Uzaktan çok güzel yardım ederim yani ama daha fazlasını yapıp Göktuğ Miçosu’nu botla yardıma gönderiyorum. Yan teknedeki Enes olanları duyunca dayanamayıp, bota atlıyor tabi. Heh bu iş tamam bizim komadoru gönderdik, O halleder diyerek Erol Abi’yle kuru fasulye, pilav keyfimizi bozmadan olayı uzaktan değerlendiriyoruz. Ancak çapayı başka bir teknenin çapasının üzerine atmışlar, o teknenin zinciri çapalarına takılıyor. Botlar, halatlar yardımıyla çapayı diğer zincirden kurtarıyorlar ama bu arada hava da iyice kararıyor. Yeni gelen kaptan koltuk halatını kıyıya bağlayamayınca, onun teknesine binen Enes bir kaç manevrayla bizim bulunduğumuz Oyster’a yanaşıyor. Sonra da Erol Abi kafa fenerini takıp, botla kıyıya gidip koltuk halatlarını bağlıyor. Ben de bütün işi ben yapmış rahatlığıyla tekneme geçip duşumu alıp rahatlama moduna geçiyorum. İlerleyen saatlerde, yeni gelenlerle bizim tayfanın bir kısmı Feyber Teknisi’nde sohbete başlıyorlar. Genç miçolar Medocean Teknesi’nde toplanıp, oyun oynuyorlar. Ben bu yazıyı yazıyorum. Bir ara kukla gibi bir şey istiyorlar. Doğaç Miço’su gelip teknemi karıştırıyor. Ne oynuyorlarsa... Kızıyorum biraz. Gece bitiyor.