MARİNEROS SEYİR DEFTERİ 2018-GÜNEY EGE

-1-
Bu sezon önemli değişiklikler var. Erol kaptan ve ben eski tekneleri sattıp yelkenli tekne aldık. Cengiz kaptan neredeyse sıfırdan yaptığı 12 metrelik yelkenlisini bitirdi. Enes’in zaten bir yelkenlisi vardı. Bütün tekneler karaya alınıp, alt bakımları ve motor bakımları yapıldı. Bitti mi? Biter mi? Kış karıncaları gibi çalışıp, cepte para kalmamacasına masraflar edip, güneş pannelleri, aküler,vebastolar, elektirikli tuvaletler, biminiler, yelkenler ve daha bilimum emekler ve masraflardan sonra geldik seyir zamanına. Ancak anladık ki; meğersem biz bütün bu işleri ve masrafları sayın Posseidon paşanın gönlü olsun diye yapmışız. 25 Haziran Pazartesi seyre başlamaya karar veriyoruz.... Pat hava raporları Marmara’da fırtına ve hatta hortum uyarısı veriyor. “Olsun zaten daha aküleri almadık iyi oldu” diyerek avunuyoruz. Çıkışımız Salı’ya kalıyor. Pat yeni bir hava raporu... Yağmur, dolu artı fırtına... Yine olsun daha botu tamir etmedik, yeni aküleri takmamıştık avuntusuyla keyif moduna geçelim derken, Erol Abi’yle  tekneleri bırakıp arabalarımızı battaniyelerle doludan korumaya çalışıyoruz. Sonra da fırtına gelene kadar koştura koştura teknelere gidiyoruz. Neyse ki ne dolu, ne fırtına gelmiyor... Ya bu insanoğlu kendine nasıl da sevinecek bir şeyler buluyor. Arabalarımıza bir şey olmadı, teknelerin heçleri doludan kırılmadı. Aman da ne güzel, ne kadar da mutluyuz... Pazartesi gününden beri benim teknemde üçüncü yüksek Marineros şurası toplantısını yapıp, Çarşamba günü saat 1'de çıkmaya karar veriyoruz.




-2-
27 Haziran, Çarşamba. Biz hala limandayız. Çünkü yine küçük de olsa hava raporları biraz lodos gösteriyor. Olsun ufak tefek eksikliklerimizi gideririz, iyi olur şeklinde yine avunuyoruz. Ancak ufağı tefeği ne ki; Cengiz direk tepesinde cebelleşiyor, ben motor bölmesinde, motorumla bir bütün oluyorum. Türkün aklı ya kaçarken gelirmiş ya... Biz kaçmak zorunda kalmayacak kadar akıllı olduğumuzdan... Aklımız başımıza erken geldi yani. Cergiz’in gönder ve lazy jack halatlarını bağladık. Ben daha önce beni Sivriada’da üç saat uğraştıran motorun şasi kablosunu kıskandırmak için bir tane de yedek şasi kablosu çektim. Enes (nedense) kamara masasını söktü, zımparaladı, vernikledi. Çünkü çok gerekliydi. Mazallah yoksa alabora olabilirdi. Vernik yeteneği konusunda bir yorum yapmıyorum, kızıyor. Bu arada Feyber Teknesi’nin tayfası da müthiş bir iş birliği içerisinde çapasının zincirini değiştirirken, filomuzun en küçük miçosu Okyanus Böcüğü de onlara görsel ve işitsel olarak destek veriyordu. Neyse, sonuçta bugün saat birde çıkma planlarımız hava muhalefeti ve teknik sebeplerden dolayı suya düştü. Sabahtan “Arkadaşlar herkes her an açılacakmışız gibi hazırlığını yapsın” kararını almıştık. Günün yorgunluğuyla dört kaptan bir durum değerlendirmesi toplantısı yaptık. Konu hava. Lodos ve kaçak (Ani ve kısa süreli sert rüzgar) yapma olasılığı var. Üç fikir ortaya çıktı: 1. Tirilye’ye gidelim. (Hemen söndü. Yol uzayacaktı.) 2. Sivriada’ya gidelim. (Ben ve Enes karşı oy, Cengiz çekimser, Erol Kaptan gidelim) 3. Limanda kalalım, geceyi teknelerde geçirelim. (Ben ve Enes kabul, Cengiz çekimser, Erol Kaptan gidelim) Son derece demokratik bir oylama oldu yani.
Bu arada, halâ limanda olduğumuzu öğrenen Erdinç ve eşi Perihan, akşam ziyaretimize geldiler. Bir süre karada kalmak zorunda olan Göktuğ Miçosu ve Şeyda Kaptaniçesi de sohbete katıldılar. Sohbet güzeldi de, sabah beklenen hava gece yarısına doğru geldi. Kaçak yaptı. Biz benim teknenin kamarasına sığındık. Erol Abi’nin teknesinin kıçı duvara vurmaya başladı ama Erol Abi teknesinde uyuyordu. Enes o yağmurda giysilerini çıkarıp, boxerıyla gidip Erol Abi’nin teknesinin tonozunu gerdirdi. Sonra da ona bir plaj havlusu, bir de benim tişörtümü verip eve gönderdik. Ben o havada suya düşen paserellamı (daha önceden tekneye bağlamıştım)  kurtarıp, teknemi karadan açtım. Aslında bir yere gitmeye gerek yok gibi. Çünkü burada da biz maceramızı yaşıyoruz. Yarın sabah 11 gibi Sivriada. Son palanımız bu. İlla gideceğiz. Geri dönmek yok. Ama çıkabilirsek tabi...







-3-
28 Haziran, Perşembe. Artık karadaki düşünce çatışmalarını, rota tartışmalarını anlatmıyorum. Sonuçta tee öğleden sonra bilmem kaçta limandan ayrıldık. Hem de lodos ve kaçak hava olasılığını bile bile. İlk kararımız Tirilye. Tuzla açıklarına geliyoruz. Navionics’ten rota ayrıntılarına bakıyorum varış saatimiz 21:30. Gökyüzünden Tirilye tarafına bakıyorum. Anam anam durumu. Telsizden durum paylaşıyorum. Rota Sivriada’ya dönüyor. Çünkü artık bu karadayken Enes’in söylediği kaçak olmaktan çıkıp  göz göre göre gelen bir şeydi ama yapacak bir şey yoktu herkesi karada kurtlar basmıştı, açıldıktı bir kere artık. Telsiz konuşmaları harıl harıl. Ben ilk başta en yakın olduğu için Koç’un adasının rüzgar altına sığınalım çapa atalım dedim ama sonra bana da mantıklı gelmedi. Herkes Büyükada’nın kuzeyine yönelsin rüzgar altına sığınalım dedik ama çok uzaktı oraya yetişme şansımızın olmadığını bile bile yöneldik. Hava gelmeden az önce benim teknede bütün elektrik gitti. En kötü olasılık; motor stop ederse asla bir daha çalışmayacağı için, dümeni Deniz'e bırakıp, bütün yelken halatlarını ve her şeyi tek başıma yapacak şekilde hazır hale getirerek, Deniz’i kamaraya gönderdim. Ardından sağnak, kaçak ne varsa üzerimize bindi. Nasıl olsa ıslanacağım diyerek, sadece şortla dümen tutmaya başladım. Yağmur kazandan boşanıyor, dalga serpintisi de bol olunca, telsiz, telefon, tablet her şeyi kamaraya gönderdim. Oh ne güzel yahu. Yok Navionics’miş, yok otopilotmuş...Doğayla mücadele bu işte. Görüşün birazdan tamamen  kaybolacağını anlayınca, manuel pusulaya baktım 300...  4,5 numara gözlüklerim o yağmurda iptal tabi. Nasıl olsa hiç bir şey göremiyorum diyerek çıkartıp onları da attım. Marineros’un diğer teknelerini göremiyordum. Sanırım hepsi bir yöne dağılmıştı. Sonra karayı da görememeye başladım. Sadece pusulada 300 dereceye gitmeye çalışıyordum ama sonra ona da güvenemeyip iyice kuzeye dönüp en azından karayı görebileyim dedim. Karayı siluet halinde görünce tekrar 300 dereceye döndüm.  Deniz kamarada telsizle veya telefonla diğerleriyle konuşmaya çalışıyordu, arada bana da bir şeyler söylüyordu ama ben onu o rüzgarda anlayamıyordum. Yarım saat 40 dakika sonra kaçak bitti. Görüş açıldı. Baktım bizimkiler önümde ip gibi gidiyor. Demek ki doğru yapmışım diyerek kendimle acayip gurur duydum. Sonradan konuşmalardan anladım ki o kaçakta herkes çil yavrusu gibi bir yana dağılmış ama görüş açılınca herkes hizaya geçmiş (Ben dahil tabi). Sonra her şey bitti. Hatta güneş açtı. Havada ikinci bir kaçak belirtisi vardı. Biz de Maltepe’deki barınağa girip demir attık. Rahatlayınca hadlerini bildirmek için ben hemen akülere daldım tabi. Ancak bir suçları yoktu. Yeni değiştirmiştim ve bütün bağlantılar doğruydu. Both şalterle oynayınca elektrik geliyordu. Hiç bir anlam veremedim. Daha önce sorun çıkartan motorun şasi kablosuna inat olsun diye ikinci bir şasi kablosu çekmiştim. Belki de ona kızmış olabilir diye onu söktüm. Her şey normal görünüyor da yarın sabah bakalım rota nere biz hala onu bilemiyoruz.... 
 29 Haziran Cuma, Sabah 10’a doğru hava iyice düzelince Sivriada’ya gitmek üzere anlaşıp yola çıktık. Ben tam Sivriada’ya girmeye hazırlanırken; bir telsiz trafiğiyle rota yine değişti. Bu kez yine tekrar Tirilye. Lodos fazla sert değil ama dalgayı sürekli kafadan alınca biraz sallanıyoruz. Bol bol orsa   seyriyle bugünkü yolculuk  olaysız bir şekilde tamamlanıyor. Sadece ben güneşten nar gibi kızardım. Tirilye Liman’a bağlandıktan sonra, okulu henüz kapanmadığı için bizimle seyre başlayamayan Doğaç ve arkadaşı Seren, Bursa’dan gelip akşam bize katıldılar. Yine Marineros tayfası akşam mangal ziyafeti klasiğiyle güzel bir gece geçirdik.







-4-
30 Haziran Cumartesi. Hala Tirilye’dayiz. Her ne kadar plan yapmayacağız desek de illa plan yapıyoruz. Havada yine bir batı kaçağı olasılığı var. Plan saat üç gibi çıkıp Kurşunlu’ya gitmek. Öğlene kadar Marineros tayfasının bir kısmı Tirilye gezisine çıkıyor. Ben ve Erol Abi, su bulmuşken teknelerimize ve kendimize duş aldırıyoruz. 220 volt elektrik  alma olanağımız da var. Havada kaçak olasılığı da var. Biraz da miskinlik, tembellik artı mangal yapma isteği... Biraz da, aramızda bazı yeni denizcilerin, uzun seyir ve sert hava tedirginliği... Oh iyi böyle şeklinde bugün de Tirilye’de kalıyoruz. Mangal yakılıyor. Köftecimiz Cengiz Kaptan. Erol Kaptan da kedi rolünde ve elbette mangalda Cengiz’in en büyük yardımcısı. Ben ise tembel tembel havuzlukta yatıp bel fıtıklı, her şeyi hazıra bekleyen Garfield modunda. Neyse sonuçta masalar kuruluyor, servisler yapılıyor ama herkesin gözü bulutlarda. Batı kaçağı geliyorum diye bağırıyor. Ben geri sayıyorum: 5 dakika kaldı, 4 dakika, 3 diyemeden herkes tabağını kurtarırcasına kapıp teknesine kaçmaya başlıyor. Biraz yanlış saymışım demek ki. Deniz’le teknede köftelerimizi yerken yine de o anda açıkta olmadığımız için mutlu oluyoruz. Ancak o yağmurda ve rüzgarda Banu Hanım’ın dışarıda hala koşturduğunu görüyorum. Allah Allah diyorum. Arkasından Berna Koşturuyor. Yine Allah Allah diyorum. Sonra Enesin de koştuğunu görünce, dayanamayıp bende tekneden çıkıp, onların koştuğu yere koşuyorum. Meğerse olayın özeti şu; Banu hanım o rüzgarda ve yağmurda, kedi miyavlamalırını duyuyor, gidip bakıyor, bir kedi dört yavrusunu güvenli bulduğu bir zodyak botun altına kaçırmaya çalışıyor. Ancak birini kaçırmış diğerleri eski çöpe atılmış bir battaniyenin üstünde kalmış. Battaniyeyle beraber onları anasının yanına çekmiş. Ben gittiğimde hepsi ıpıslak olmuş yavruları kurulamaya çalışıyordu. Birlikte hepsini kuruladık. Kuru bir bezin üstüne koyduk ve annesi hepsini koynuna aldı. Hepsi de kurtuldu. Yani günün kahramanı Banu Hanım. Üstelik kedilerden korkar.
    1 Temmuz, Pazar. Tabi her zamanki gibi bir planımız var. Kurşunluya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Hava açık. Rüzgar biraz var ama yine orsa seyrine bile uygun değil, yani kafadan. Deniz çok sakin. Ben ve Erol Kaptan yine de yelken açıyoruz. Çok tecrübeliyiz ya ondan. Can sıkıntısından, bütün telsiz kurallarına aykırı olarak telsiz geyikleri bol kese gidiyor. Tabi ki kısa mesafeli el telsizinden ve kanal 73’ten. Yani kimseyi rahatsız etmeden. Tam Kurşunlu’ya yaklaşıyoruz hop rota Balıkesir’e yöneliyor. Gidiyoruz, gözümüze kestirdiğimiz iki barınağı es geçiyoruz. Çünkü tıka basa büyük balıkçı gırgırlarıyla dolu. Üçüncü seçenek Kestanelik Barınağı. Enes öncü kuvvet olarak içeri giriyor ve telsizden “Gelin gelin burada yer buldum” anlamına gelen bir mesaj gönderiyor. Ancak barınağın girişi biraz sıkıntılı. Sağında solunda kayalıklar ve sığılıklar var. “Dikkatli girin” diyor. Cengiz “Benim tabletin şarjı bitti, Navionics yok” diyor. Benim de el telsizinin pili bitti ama aç kapa yöntemiyle “Benim tablet açık beni takip edin” diyorum da, dememle birlikte benim tablettin şarjı da gidiyor. Neyse, cep telefonumdaki Navionics ile kayalara, sığlıklara baka baka limana peş peşe girip, bir birimize aborda oluyoruz. İki üç kişi bizi aborda etmek için elinden geleni yapıyor. Yöre halkı çok yardımsever, konuşkan ve sıcakkanlı insanlar. Cengiz Kaptan ve Feyber Teknesi Mürettabatı teknelerinde çıkan bir su tesisatı sorunuyla cebelleşiyor. Nurten Hanım ve Deniz hemen alışveriş yapacak bir yer var mı diye keşfe çıkıyor. (Not: Bu bir şikayet değildir, gerekli ve yararlı bir şeydir. En son geçen yıl, Yeniköy’den Darıca’ya, erkek erkeğe seyrimizde bunu öğrenmişizdir.) Ancak maalesef iki küçük bakkaldan başka bir şey bulamamışlar. Ağaçların altında oturan köy kadınlarıyla sohbet koyultmuşlar. Çok da ilginç ve güzel olmuş. Köy hakkında bir sürü bilgi toplamışlar. Mesela yeni gelinler kırmızı şalvar giyermiş, bekar kızlar çiçekli şalvar giyermiş, daha yaşlılar da ne isterse onu giyermiş. Köydeki küçücük okulda yalnızca bir ana sınıfı ve bir de sınıf öğretmeni varmış. Anasınıfında üç öğrenci varmış. Sonuçta bizimkiler alış veriş yapamadan ama elleri kolları sebze meyvelerle dolu bir şekilde teknelere döndüler. Hem de hepsi de organik. Yani bildiğiniz hepimizin çocukluğundaki geleneklerimizin yaşadığı bir yer. Ancak bu güzel insanların bizimkilere neden bu kadar sahip çıktıkları açıklaması çok ilginç; söyleneni aktarıyorum. “Buraya sık sık yatçılar gelir, ama bize selam vermezler...” Utanılası halimiz işte... Biz hangi  ara ve nasıl bu kadar farklılaştık yahu?...
Bu arada biz de Enes’in otopilot motorundaki sorunu halletmek için havyamızı alıp, lehim yapmak için köy kahvesine gittik. Aynı sıcaklık orada da var. Herkes selam verecek miyiz diye gözlerimizin içine bakıyor. İnanın kırsal kesimlerde değişen hiç bir şey yok. Kentler bozmuş insanları...
    Bu arada Kestanelik Köyü Barınağı’na geldiğimde duyduğum ilk ses bir eşeğin bağırışıydı. Yahu ne kadar da özlemişim bu sesi. Hayvancık ne kadar da içten, ne kadar da nameli ne güzel bağırıyor... Yalnız kesinlikle bir saati var. Çünkü bütün gün ve gece periyodik aralıklarla ve hep aynı tonda bağırdı. Ertesi sabah yine beni o uyandırdı. Sabah yedide gittim buldum. Karnı mı aç, bir derdi mi var diyordum. Ancak bir de baksam ohoo paşam benden rahat. Önünde karpuz kabukları, mısır koçanları ve her tür sebze. Ne bağırıyorsun o zaman dedim ama yüz vermedi. Hart hurt yemeye devam etti. Bekledim, bağırırken videosunu çekecektim, ama yüzüme bile bakmadı...Eşek işte...
Dip not: Yarın nereye gideceğimizi bilmediğim için şimdiden bir şey diyemiyorum.