Denizle İlk Tanışma

Tek Selvi : Piknik yeri. (Sandallarımızı çektiğimiz koy.)
       70'li yıllarda Darıca köyden biraz daha büyükçe küçük bir sahil kasabasıydı. Evimiz, yani doğduğum ev deniz görürdü. Doğal olarak yürümeye başladığım yaşlar (yani 1966 filan :) ) denizle ilk tanıştığım yıllar olmuştu. Mahallemizdeki komşu teyzeler ve tabi Annem, börekleri, çörekleri yapıp, sofra bezlerini, kilimlerini ve çocuklarını alıp cümbür cemaat deniz kenarına pikniğe gidilirdi...
 
Denize giden son köşeyi dönüp, deniz görününce, annelerin boşuna bağrışları eşliğinde çocuklarda bir yarış başlardı. O zamanlar mayo literatürümüzde bile olmadığı için, kimimiz donla kimimiz anadan üryan-kimin umurunda- atlardık denize. Yarış denize ilk kim girecek yarışı. Şimdi bazen arkadaşlar lafı geçince sorarlar ya, "yüzmeyi ne zaman öğrendin?". İnanın hatırlamıyorum. Üşüyene kadar değil, iyice yorulup acıkana kadar denizde debelenip, boğuştuktan sonra titremelerimizi ve ellerimizin buruşukluğunu gizlemeye çalışarak koşardık çimen üstü sofraya. Tabi annelerden gizlemek ne mümkün... Yemeğimize katık olarak bi ton azarımızı yedikten ve akşama kadar denize girme yasağımızı aldıktan en fazla yarım saat sonra, kumsalda başlayan maçımız 5. dakikasında denizde devam ederdi.Resimde gördüğünüz sahil o sahildir. 9-10 yaşlarımıza geldiğimizde, haliyle, artık annelerimizin haftada bir ya da iki deniz pikniği hiçbirimize yetmez olmuştu. Çözümü bulmakta hiç de zor olmamıştı. Kırlarda oynuyoruz diye kaçıp akşama kadar denizde oynamak, donlarımız kuruyana kadar kumda top koşuşturmak en büyük ve eğlenceli icadımız olmuştu. Ancak birkaç gün içinde saçımızdaki tuzdan mıdır, üzerimize sinen deniz kokusundan mıdır,  foyalarımız ortaya çıkıp eşekleri sudan getirince, kuzu kuzu kırlarda çimlerde yuvarlanırken yeni icatlar peşindeydik.Buz gibi akan bir kaynağın sularıyla oynarken... Ahanda çözüm yanı başımızdaymış diyerek ve evreka evreka diye hoplayıp, zıplayarak saniyesinde soluğu yine denizde almıştık.Tek sıkıntı güneş etkisini yitirmeden denizden çıkıp, kaynağa gidip, buz gibi suyla saçımızı yıkamak, yarı duş almaktı. Ama olsun eşekleri sudan getirmektense, buz gibi suyun altında biraz üşümek daha iyiydi. Sonuçta deniz firarisi olarak uzunca bir süre yakayı ele vermeden bu şekilde devam ettik. Yine de arada annelere vicdan sömürüsü yapmalar, "bi haftadır denize gitmiyoruz" yollu yakarışlar devam ediyordu. Eee legal bir fırsatımız ve hakkımız var, onu kaçırır mıydık? Kazanılmış haklarımızı aslanlar gibi koruyorduk. Zavallı annelerimizin aklına hiç "yahu bu çocuklar haftada bir kere denize gelmekle nasıl bu kadar güzel yüzme öğrendiler" sorusu gelmeden, habire çok açılmayın diye bağırırlardı.Sonraları dalıp midye çıkarma, teneke üstünde pişirip onlara yedirme gibi becerilerimizi görünce, biz denizdeyken telaşlanmaktan biraz biraz vazgeçtiler. Daha sonra da zaten deniz yasağı filan kalmamıştı. Ama bizim dertler bitecek gibi değildi. Ahşap (ozamanlar zaten polyester diye bir şey yoktu.) sandallara hayran olmalar, bizim de olsa hayalleri.... Balıkçıların gönüllü boya kazıma, kalafatlama, macunlama işçileriydik. Ara sıra bir sandala bine bilirsek, ücretimizi fazlasıyla almış olurduk. Ancak yine de bizim de yüzen bir şeyimiz olmalıydı. Bir kaç eski, yamalı şamrelimizle denizde oyalanırken..... Yine evreka evreka sıçramalıryla, eski, harabe bir yunan evinden tahta araklamaya başlamıştık. Dört şamrelin üstüne tahtaları çamaşır ipiyle bağladıkmıydı, bir de sopa ve tahta karışımı iki kürek, al sana bir yat, yani sal, Büyükçe bir taşı da çapa yaptıkmıydı... Daha ne olsun iki kişi çapari bile yapıyorduk. Bizim bu hallerimize acıdıklarından mıdır, sandalı olan abilerimiz, amcalarımız bizi sık sık sandallarına almaya, hatta bazen bize sandallarını emanet etmeye başlamışlardı. Artık gün boyu bütün zamanımız denizde geçiyordu. Vücudumuzdaki pullar tuttuğumuz balıklardan mı, yoksa bizde mi pullanıyorduk bilinmez ama yaz boyu bildiğin zenciye dönüyorduk. Sonraları bizimkiler benim aslında bir deniz yaratığı olduğumu, yanlışlıkla insan olarak doğduğumu düşünmeye başlamışlar, rahmetli babamın vicdanı rahat edemeyip sonunda bana küçük 3,5 metrelik ahşap bir bot almıştı. Ondan sonra ise, sırf sevgili ailemin öngörülerini yalanlamamak için, gecelerimin çoğunu da sandalda geçirmeye başlamıştım. Bakmayın öyle 3,5 m olduğuna, o tam bir deniz harikasıydı. Kıçüstü tamamen düz kaplama olduğu için rahatça ağ atılabilecek bir sandaldı. İki tane livarı vardı. Başaltındaki dolap kapağının üzerinde oto teybi takma yeri vardı. (Tabi o zamanlar kasetli oto teypleri en teknolojik aletlerdendi.) İskele ve sancak omuzluklarda, baş ve kıçta dört tane mini kolonu bile vardı. Teybimiz hiç bir zaman olamadı ama olsun havalı görünüyordu. Küpeşteleri pırıl pırıl sakız gibiydi. Tek kusuru küreğinin biri düz gidemeyecek kadar yamuktu. Bir yıl yeni kürek alamadığımız için denizde orsa seyri yapar gibi dolaşıp durduk. Bu arada tabi ki öyle sandalı alır almaz hemen denize açılamamıştık. Sezonun yarısına kadar karada bakım işleriyle uğraşarak geçmişti. Önce ters çevirip, şalamayla boyasını kazıdıktan sonra, kalafatlama ve macunlama, ardından da karinasını mavi, bordasını da beyaza boyadık. O zamanlar zehirli boya filan bilmezdik.Zaten de gerek yoktu. Sandalların hepsi feleklerin üzerinde karaya çekilirdi. Sonra küpeşte ve kürekler kazınıp verniklendi. Tek eksiğimiz süslü kızımıza bir isim koymaktı. Hiç düşünmeden "Calipso" yazısı yazılmıştı. Calipso o zamanlar siyah beyaz TRT'nin en ünlü belgeselindeki bilim adamı, kaptan Cousteau'nun araştırma gemisinin adı. Artık şnorkel, palet ve maskemiz de vardı. Başka bir isim bizim gemiye! yakışmazdı zaten.
     O yıllarda körfezde her çeşit balık bulunurdu. Çok nadir de olsa orkinosa bile rastlamak mümkündü. Hele istavrit ve lüfer, konu komşuyu, bütün mahalleyi balığa bıktıracak kadar boldu. Genelde istavriti gündüzleri tutardık. Ancak bazen çaparideki istavritler lüfer saldırısına uğrar, tekneye sadece yarısı ya da kafaları kalmış olarak gelirlerdi. Lüferi ise genelde geceleri tutardık. Baş üstüne bir lüks yakar, gündüz tuttuğumuz istavritleri flato yapıp, telli zokaya takarak geç saatlere, bazen sabaha kadar lüfer tutardık. Bu arada lüfer ile ilgili hoş bir anıyı anlatmadan geçmeyeyim ;
             Bir gün üç arkadaş, Ercan, Mehmet ve ben livara bol miktar lüfer doldurduktan sonra kıyıya dönüyoruz. Ercan iri ve canlı bir lüferi livardan alıp inceler gibi yaparken birden Mehmet'in şortunun içine atmaz mı?... Mehmet can havliyle bağırarak şortunu fora etti. Ee tabi lüferin keskin dişleriyle ikinci sünnet yaşama fikri hiç hoş olmasa gerek. Ama tamam şortu çıkarıyorsun bari bağırma da etrafımızdaki sandallar ve hatta sahildekiler manzarayı seyretmesin...Neyse olay kansız sonuçlandı. Fakat Mehmet sığabilse baş altındaki dolaba girecekti, giremeyince sandalın tentesinin altına girdi. Benim bildiğim Mehmet bu eşek şakasının altında kalmaz diye düşünerek sahile kadar kürek çektim. Kıçtan kara yapacağız. Ercan başa geçip demiri aldı, atmak üzere eğildiği anda kıçına tekmeyi yedi tabi. Yalnız bir sorun vardı. Kıyıdan 8-9 metre açıktaydık ve derinlik en az 2  2-5 metreydi ve Ercan yüzme bilmiyordu. Biraz bekledik suyun yüzeyinde kıpırtı yok. Bizde bir panik, Mehmet baştan ben kıç taraftan denize atlamaya hazırlanıyorken, Ercan'ın kahkahalarla kıyıdan bize seslendiğini duyup şaşkınlık içinde kıyıya çıktık. "Lan oğlum nasıl çıktın kıyıya?" Yanıt: "Yüzemeyeceğimi bildiğim için dipten kayalara tutunarak boy hizasına kadar sürünerek geldim."
 
Belediye Gazinosu ve hafta sonu gelen ziyaretçileri.
     Hafta sonları sahil çok canlı olurdu. plajlar, içkili gazinolar dolar taşardı.İstanbul'dan çoğunluğu ermeni olan varsıl vatandaşlar gelir, gün boyunca yüzer, güneşlenir, gece geç saatlere kadar canlı müzik eşliğinde yiyip, içip eğlenirlerdi.Bizim içinse bunun farklı eğlenceler(!) ve para kazanma fırsatı anlamına gelirdi.Ne de olsa çocuk değildik artık, püfür püfür ergen yelleri esiyordu. Gün boyunca Yatak Kaya'ya, Leblebi Kaya'ya, kum deposu önlerindeki batığa dalarak, karagöz, levrek gibi büyük balıkları zıpkınlayıp, bu gazinolara satardık. Gece olunca da kazandığımız parayla şarabımızı, biramızı alıp gazinonun tam önüne demirimizi atar, bedava canlı müzik eşliğinde mangal keyfimizi yapar zengin çatlatırdık. Eğlenceyi fazla kaçırıp, sabah iskeletimiz sandalın postalarıyla bütünleşmiş şekilde uyandığımız çok olurdu.
           Calipso'yu aldıktan bir iki yıl sonra ilk dıştan takma motoruma da kavuşmuştum. Motorun bir yerlerine "Babam sağolsun" yazabilirdim ama motorun o kadar yazı yazacak bir yeri yoktu. İlk başlarda Yamaha, Mercury, Johnson gibi motorların hepsini cebinden çıkaracak gibi gördüğümüz motorumuz sonraları bizi kürek çekmekten daha fazla yorar olmuştu. Hakkını yememek lazım, motorumun eğitimci yönü çok gelişmişti. Bana bujiden, karbüratörden sekmanlara kadar her şeyi hiç bıkmadan, usanmadan tekrarlaya tekrarlaya çok iyi öğretmişti.Sonra yavaş yavaş Tomos amcayla aynı dili konuşmaya başladığımızda, Bayramoğlu, Eskihisar gibi kısa mesafeli seyirlerimiz de başlamıştı. Ancak gözümüz hep dünyanın öbür ucu gibi gördüğümüz körfezin karşı kıyısındaydı. Biliyorduk ki orada, Çiftlikköy'de güzel plajlar var, plajlarda güzel şeyler var. Ayrıca bu Tomos da artık bize çektirdikerinin cezasını çekmesinin de zamanı geldi. Benzin parasını ve harçlığı denkler denklemez, taaa Çiftlikköy'e (5 deniz mili, dile kolay dünyanın görünen diğer tarafı) tam yol basarak Tomos'a haddini bildirdik. Bütün gün plaj kakara kikkirileri arasında öğleden sonra artan poyrazı görsek de kavak yelleri daha şiddetli estiği için, ancak güneş batarken sandala dönmüştük. Poyraza karşı tam yolu bırak, yarım yol bile gidemiyor, dalga kafadan sandala doluyor, otomatik maşrapa sintinesi sürekli çalışıyordu. O havada bir ara Tomos intikam alır gibi olduysa da, yalvar yakar gece yarısına doğru, bizden sürekli kaçan Darıca sahilini yakalamayı başarmıştık. Yine de ulaşılmaz olana ulaşmıştık ya yeterdi bu - dememiz gerekiyor ama nerdee. Çiftlikköy'e giderken daha da ulaşılmaz bi yer görmez miyiz. Koç'un Adası'nın batısındaki Hayırsız Ada....