Hayırsız Ada'da 3 Robinson

      1981'in yazındaydık. Meslek lisesi hayatına zorunu bir ara verilmiş, gündüzlerimizi ve gecelerimizi denizde geçirdiğimiz, en parasız ama en huzurlu günlerimizi yaşıyoruz.  Vurduğumuz ya da tuttuğumuz  balıkları satabilirsek,  gazete, kitap , çay paramızı
çıkarıyor, satamazsak da denizin ve özgürlüğün keyfini çıkarıyoruz. Hani şu yaşam koşulları dayatmasa ömrümüzün geri kalan kısmını hiç düşünmeden geçirebileceğimiz bir yaşantımız var. Yalnız işte küçük bir ayrıntı; paramız yok. İşimiz yok ama zaten arayan da yok. "Beş parasız nasıl tatil yapılır?" gibi derin proje araştırmaları içindeyiz. Para harcayacak çok fazla (hatta hiç) tesisin olmadığı, insanlardan uzak, kendi olanaklarımızla barınıp yaşayabileceğimiz bir yer olmalı diye düşünüyoruz - diyemeyeceğim. Çünkü direk oraya bakıyoruz.... Denize her açıldığımızda Hayırsız Ada da bize bakıyor..... Ee daha ne duruyoruz? Duruyoruz çünkü Hayırsız Ada'nın etrafında yusuflar(!) dolaşıyor. Hele onlar oradan bir gitsin...Neyse öncelikle demek ki bu yusuflardan kurtulmamız gerekiyor diyerek, daha yakın bir yerlerde, Yelkenkaya sahilinde bir kaç gün çadır kurup yaşamaya karar veriyoruz.(Yukarıdaki küçük resimde görünen yer.) Bu yusuflara karşı üç kişi kahramanca savaşacağız. Kemal, Ali ve ben. Zaten 3.5 metrelik botuma üç kişi ve onca erzak anca sığabileceğiz. Evden çaydanlık, kap kacak, battaniye, çay, makarna gibi bedava aşırılacak her şeyi aşırıyoruz. Cebimizdeki paranın önemli bir kısmını da şaraba yatırıyoruz. 30-40 litre de içme suyu aldıkmı her şey tamam gibi görünse de, son anda küçük bir ayrıntıyı atladığımızı fark ediyoruz. Çadırımız yok....Ama şeker çuvalından dikilme sandalımızın tentesi var. Yeter mi? Hayır.. İki arkadaşın sandalının da tentesi ödünç alınırsa çadırımız yayla gibi olur. Çadır direği yerine de iki tane küreğimiz var. Ee daha ne olsun...
          Bütün hazırlıklar tamam. Sandalı yüklüyoruz ve biniyoruz. Neredeyse küpeşteye kadar gömülmüşüz, sevgili Tomos'uzula her zamanki ufak tefek tartışmalar yaşıyoruz. Zaten çoktandır sahilin delileri olduğumuz için kimse bize yadırgayarak bakmıyor. Merak edip soran olursa da, hiç öyle hedef küçültmeden: "Hayırsız Adaya gidiyoruz". Oysa gideceğimiz yer en fazla 2.5 mil batıdaki koy. Uzun deniz seyrimiz (!) olaysız, kazasız belasız geçiyor. Yelkenkaya sahiline yanaşıyoruz. Ama o ne.... Hani burada kimseler olmayacaktı. Nereden gelmiş bunca insan. Kadın, kız, çoluk, çocuk herkeste bir pür neşe. Biz ise deniz çingeneleri gibi sahile ayak basıyoruz. Onlar bize, biz onlara şaşkın şaşkın bakıyoruz. "Ne olmuş bunlara?","Nereden gelmişler?", "Kaza mı geçirmişler?". Bunlarla fazla muhatap olmaya gerek yok diyerek, koyun en sakin köşesine geçip eşyalarımızı indiriyoruz. Uzaktan da olsa o bakışların üzerimizde olduğunu hissediyoruz. Milleti daha fazla meraklandırmamak için küreklerden ve şeker çuvalından imal çadırımızı akşam olup, herkes gidinceye bırakıyoruz. Biz de herkes gibi havlularımızı serip, denize girmeye başlayınca etraftakilerin ilgisi biraz azalıyor."Bunlarda böyle" diye düşünüyor olsalar gerek, herkes kendi eğlencesine dönüyor. Bizim derdimiz ise akşam için bir kaç balık vurmak. Üç dört tane kefal vurup, bolca midye çıkarttığımızda, güneş de Bozburun açıklarında denize gömülüyor. Etraf sakinleşmiş, bir kaç uzatma keyiflerini yaşayanlardan başka kimse kalmamış. Önce çadırımızı kuralım sonra yemek işine bakarız diye düşünüp işe girişiyoruz. Ancak o muhteşem çadırımızı saat 11'e doğru bitirebiliyoruz. Dik yamaçtan çıkan bir köke çamaşır ipimizi bağlıyor, bir ucunu da çaprazlama kuma gömdüğümüz küreklerimize bağlıyoruz. Kürekleri de yine iplerle sağa sola gerdirip, iri taşlarla ve kazıklarla sabitledikten sonra, şeker çuvalı tentelerimizi iplerin üzerine serip sabitliyoruz. Çadırımız tamam ama saat de 11. Herkesin karnı aç. Kemal ateş için yamaçlardan çalı çırpı topluyor, Ali'yle ben balıkları temizleyip, yemek hazırlıklarına girişiyoruz. Önce kefaller tavada kızarıyor, ardından midyeler tenekeye diziliyor... Kumsal, ateş, deniz, ayışığı ve şarap...Sanki eksik bir şeyler var ama... Neyse yine de keyfimiz 3,5. Yorgunluğumuz bu keyfimizi uzatmaya engel oluyor. Zaten saat sabaha doğru hızla koşmakta. Çadıra girip battaniyelerimizi döşek gibi seriyoruz. Hava çok sıcak.Gece böceklerinin nameleri ve denizin şıpırtıları ile huzur içinde uykuya dalacağımızı sanıyoruz...Ama dışarıda başka seslerde var. Bir hışırtı, hatta tıkırtılar, yok yok bildiğin ayak sesleri... Ahanda yusuflar geldi....Zıpkınımızı kurup, bıçaklarımızı alıyoruz... Kavga başlıyor... Sessizce dışarı çıkıyoruz. Ay ışığında her tarafa bakıyoruz ama görünürde hiç bir şey yok. Tekrar yatıyoruz. Sesler yine başlıyor. Bize mi öyle geliyor kuşkuları... Yok yok bildiğin biri geziniyor. Bu kez hışımla dışarı fırlıyoruz. Yine yok bir şey. Ama yamaçta çalılar kıpırdıyor. Kahramanca, korkusuzca (!) etrafını sarıyoruz. El fenerimizi tutuyoruz ve suçlu ortaya çıkıyor. Özür dileyen gözlerle bize bakan bir köpek.Sonradan gelip bodoslama hayvanın habitatına dalan biziz ama yemek artıklarımızı tırtıkladığı için korkan ve sinen o...Yiyecek bir şeyler vereceğiz ama bizim de ondan pek farkımız yok ki. Bir parça ekmek bırakıp yatıyoruz. Ertesi gün güneş iyice rahatsız edene kadar uyanan yok. Kalkıp bir deniz duşu, ardından biraz etrafta dolaşıyoruz. Sonra da tekrar ateşimizi yakıp közde çayımızı demliyoruz. Közde çay, otantik olsun diye değil, başka olanağımız yok...Bu arada saat öğlene yaklaşıyor. Ve asıl şokumuzu yaşıyoruz. Sakin bir tatil için geldiğimiz yerde, daha ilk günden bir sürü uzaktan, yakından tanıdık çay misafirliğinde. Daha ilk gün çay stoğumuzun yarısı bitiyor. Ertesi gün de benzer şeyler olunca taslar ve taraklar toplanıp evin yolu tutuluyor. 

Ön Not: 14-15'er günlük Hayırsız Ada tatillerimizi üst üste iki yaz iki kez gerçekleştirdiğimiz için ve yaşadığımız olayların tam olarak hangisinde geçtiğini hatırlayamadığım için ikisini tek bir gezide yaşanmış gibi yazıyorum.

          15 gün olarak planladığımız Hayırsız Ada maceramızın bu kısa provasından sonra, daha ayrıntılı düşünmeye başlıyoruz. İhtiyaç lilstemizde şeker, tuz, yağ, bol miktarda makarna ve su birinci sıralarda yer alıyor. Tencere, tava, tabak, bardak gibi şeyler en az sayıda planlanıyor. Çünkü küçücük sandalda yer yok. Yedek benzin ve su bidonları en çok yer kaplayan ve en fazla ağırlık yapan ihtiyaçların başında geliyor. Zaten onların dışında battaniyeler, tenteler, balık malzemeleri ve zıpkınlardan başka bir de kendimizin oturabileceği kadar yer ancak kalıyor. Kürekleri çadır direği olarak kullanmak istemiyoruz ama sandalda uzun sopalar taşıyacak yerimiz yok. Adada buluruz umudundayız.
         1981 yazı. 17-18 yaşlarında, üç cahil cesaretli kafadar yola çıkmaya hazır. Biri ben; ne yaparlarsa yapsınlar engel olamayacakları konusunda ailesini iyi eğitmiş biri. Diğeri Ali; zaten ailesinin çok karışmadığı serbest bir arkadaş. Ve Kemal; hiç kimsesi olmayan, tek başına bizim mahalledeki bir barakada yaşamaya çalışan, çoğunlukla işsiz ve parasız ama tuttuğunu koparan bir arkadaş. 
          Ara not: Yanlış anlaşılmasın, tamam serseri ruhluyduk filan ama şimdiki gençlerin çoğu gibi boş değildik. 16-17 yaşlarında olmamıza rağmen 12 Eylül'de yarım çuval kitabımızı toprağa gömmüş, sonralarda da dünya klasiklerine takılan ve ciddi konularda da fazlaca kafa yoran gençlerdik. Darbeden sonra Kemal liseden atılmış, sonradan Kocaeli'ndeki bir liseye giderek, ben de uzaklaştırma alsam da zar zor liseyi bitirmiştik.
              Bütün hesaplar tamam, listemizdeki bütün ihtiyaçlarımızı (?) sandala yükleyip, basıyoruz sevgili Tomos'umuzun  gazına. Hava sakin Bayramoğlu'na kadar kıyı kıyı gidip oradan direk Hayırsız Ada'ya dümen tutmak amacındayız. Önceki çadır kurduğumuz koydan geçerken yamaçlarda yerde yatan dümdüz bir ağaç gövdesi ilgimizi çekiyor. Gidip bakıyoruz Çadır için ideal ama sandala sığması olanaksız. Vazgeçemiyoruz, sonunda bir halata bağlayıp ağaç gövdesini yedekte çekmeye başlıyoruz. Zavallı Tomos bakalım daha ne kadar dayanacak. Bayramoğlu burnundan Koç'un Adası'na doğru açılmaya başlıyoruz. Yedekte koca bir kütük, onca yük ve üç kişi ile ağır ağır yol alıyoruz. Koç'un Adası'na yaklaşırken lodos başlıyor. Neyse ki adaya iyice yaklaşıyoruz.Amacımız adanın rüzgar altına sığınıp oradan da Hayırsız Ada'nın rüzgar altına kaçıp adaya yanaşmak. Ancak Tomos yetti gari bu eziyet diyor ve pes ediyor. Deniz firişkaya döndü ama o sıkıntı değil de o havada kürek çekmesi sıkıntı. Bir küreğe Kemal, bir küreğe Ali geçiyor. Ben Tomos'un gönlünü almaya çalışacağım ama o ne.... Buji anahtarını bırak, yanımıza ne pense, ne tornavida hiç bir şey almamışız. Koç'un Adası'nın kıyıya bakan tarafında bir iskele var.(O zamanlar şimdiki küçük barınak yoktu.) Zaten rüzgar altında. Yanaşıp belki pense tornavida buluruz diyoruz ve küreklere abanıyoruz. İlk başlarda adada yaşam belirtisi yok gibi. Kıyıda brandalarla kapalı büyük balya türü şeylerden başka bir şey görünmüyor. Biraz yaklaşınca orta yaşlı bir adam iskeleye çıkıp, sürekli eliyle gidin işaretleri yapıyor ama rüzgardan ne dediğini anlayamıyoruz. Fakat başka seçeneğimiz yok. İyice yanaşıp Ada'nın bekçisi olduğunu öğrendiğimiz adama derdimizi anlatıyoruz ama iskeleye yanaştırmıyor. Sonra insafa gelip halat bağlamayın, iskeleye çıkmayın diye sıkı sıkı tembihleyerek gidip tamir aletlerini getiriyor. Bu arada sadece iskeleye elimizle tutulmamıza izin var. Zaten kıyıda iri yazılarla kocaman panolarda "Dikkat adada serbest dolaşan köpekler vardır" yazısı bizi tırstırdığı için iskeleye çıkmaya niyetimiz de hiç yok. Neyse ben bujiyi söküp, zımparalıyorum, tırnak ayarını yapıyorum, karbüratörü biraz kurcalıyorum ve Tomos'un keyfi yerine gelip çalışıyor. Yola devam ediyoruz. Her ne kadar dalga yesek de, iki ada arası yarım deniz milinden biraz fazla. Bata çıka, ıslak bir şekilde Hayırsız Ada'nın güneydoğuya bakan koyuna çıkıyoruz. Amacımıza ulaştık... Bütün sıkıntıları aştık.. mı?...
      Koyun lodosa en kapalı köşesine yanaşıp, şeker çuvalı çadırımızı kuruyoruz. Eşyalarımızı yerleştirip, Calipso'yu karaya çektikten sonra ilk iş, her zaman uzaktan uzağa görüp hayalini kurduğumuz adayı keşfe çıkmak. Koyun her tarafı dik yamaçlarla çevrili. Yalnızca bir noktadan yukarı çok dar patikamsı bir çıkış görülüyor. Belli ki bizden önce de buraya gelen olmuş (!) Olsun yine de çevrede hiç ayak izi yok, bu bizim keşfimiz sayılır. (O zamanlar günümüzde olduğu gibi koy çöplük görüntüsünde değil) Tırmanıyoruz ama ayak basacak yer bulmak zor. Yamaç dik ve toprak tozlu ve kaygan. Düşsek belki ölmeyiz ama bir kaç kemik kırılmadan da kurtulmak zor. Yarı emekleme yarı sürünme şeklinde sonunda adanın üstüne çıkmayı başarıyoruz. İlk olarak tepemizde uçuşan martıların çokluğu dikkatimizi çekiyor. İlginç diye düşünerek makiliklerin arasına doğru ilerliyoruz. Martılar çıldırmış olmalı, çığlıklar atarak, tepemize sortiler yapıyorlar. Ama öyle bir dalıyorlar ki, eğilmesek ya gözümüzü oyacaklar ya da kulağımızı koparacaklar. İster istemez ilk çıktığımız yere doğru kaçıyoruz. Ancak martıların peşimizi bırakacağı yok. Yere yatıyoruz, onlarda tepemize iniyor. Olanlara hiç birimiz bir anlam veremiyor. Bu martıların adayı niye bu kadar sahiplendiğini ve bize saldırdığını anlayamıyoruz. Hitchcock buraya gelmiş bu çılgın martılardan etkilenmiş olabilir mi? Olamaz adam "Kuşlar" filmini 1963'te çekmiş. Demek ki bu martılar Kuşlar filmini seyretmiş... Neyse derin düşünecek zaman değil, bir şekilde bu çılgın çığırtkanlardan gözümüzü kulağımızı kurtarmamız gerek. Büyükçe ve uzunca yapraklı dallar koparıp kafamızın üzerinde tutarak etrafı dolaşmaya başlıyoruz. Martılar yine saldırıyor ama en azından kafamıza gözümüze yanaşamıyorlar. Çalılıkların arasında biraz ilerleyince martıların niye böyle dellendiği ortaya çıkıyor. Etrafta bir sürü yuva ve yuvalarda kahverengi iri iri yumurtalar var. Her ne kadar gözümüze yuvalar tava, yumurtalar da omlet gibi görünse de, yusuflar her tarafımızda uçuştuğu için medeni davranıp hayvanların özel hayatlarına daha fazla girmiyoruz. Biraz da mide gurultularımızın sesi martı çığlıklarını bastırdığı için, ilk gün keşfini uzatmadan aşağıya iniyoruz. Tabi en hızlı ve acil yemek her zamanki gibi midye ve istiridye, ye babam ye. Yanımızda getirdiğimiz bir kaç paket makarnayı hemen tüketmek istemiyoruz. 
      İlk gece yorgunluktan ateş başı çay keyfimizi fazla uzatamayıp, çadırımıza girip battaniyeden yapılma döşeklerimize yatıyoruz. Çadıra girip hemen uyuyabileceğimizi sanacak kadar da iyimseriz ya...Yattıktan kısa bir süre sonra martılar ve balıkçıllar çadırımızın tepesine şıp dedi damladı misali de değil bas baya patır kütür doluşuyor. Meğerse bu hayvancıkların bu ıssız adada tüneyebilecekleri bir çadıra ne kadar da çok ihtiyacı varmış. Bütün eksikliklerini giderdik bari biraz anlayışlı olsalar. Bütün gece altta yatanı hiç düşünmeden patır patır sağa. patır patır sola gezinip duruyorlar. Hayır çadırın direği hepsini taşıyacak mı? Biz onları hesap ederek kurmadık ki bu çadırı. Sonra gecenin bi yarısında koyun koyuna olmak var. Bu saatten sonra yapacak bir şey yoktu, bir tehlike olursa havalanır, bağırırlar bize de alarm olur diye avunarak, bilimum deniz kuşuyla birlikte uyumaya alışmaktan başka ne yapabilirdik ki?
      İlk sabah yaz güneşi bizi uyandırıyor. Etraf sessiz, kuşlar çoktan gitmiş, biz de deniz duşumuzu alıp, ateşimizi yakarak çayımızı demliyoruz. İlk iş yanımızda getirdiğimiz keserle yamaçtaki patikaya en azından ayak basacak kadar merdivenimsi oyuklar açıyoruz. Yukarı çıktığımızda bu kez martıların olmadığı, fener burnunun olduğu batı yönüne doğru yürüyoruz.Fenerin bulunduğu burunla adanın arasında iki yanı uçurum dar bir geçiş var ama çok aşağıya bakmadan rahat geçilebiliyor. Fener betondan yapılmış, demir kapısı kilitli değil. İçeride sanayi tipi büyük gaz tüpleri var. (Şimdiki fener güneş paneliyle çalışıyor). Tüplerin arasında üç kişinin ancak ayakta durabileceği kadar bir boş alan var. Biraz bu fener nasıl çalışıyor diye inceleyip, anlayamayıp, bize ne deyip, tekrar aşağıya iniyoruz. Ama bu arada tepeden dalıp balık vurulabilecek noktaları da saptıyoruz. Burası askeri bölge dahilinde bir ada. Bir yandan da bu tüpler biter de, askerler değiştirmek için gelir de, bizi burada böyle görür de, okuduğumuz kitapları bulur da ..... diye tırsık tırsık düşünüyoruz. Ne de olsa darbenin en taze yıllarını yaşıyoruz. Arananlar listeleri hala duvarlarda. Bizim arandığımız filan yok ama kendi ayağımızla gelmişiz bir de burada ahanda ben buyum dedirtecek kitaplar okuyoruz...Vay be korkacak ne çok şey varken biz de gitmişiz şuncacık martılardan korkuyoruz...
      Birkaç gün balık, midye, istiridyeden oluşan menüler biraz çekilmez olmaya başlayınca, değişiklik olsun diye ilk makarnayı yapıyoruz. Makarnadan çok tatlı su sorun olduğu için, makarna suyunu sonraki pişirmeler için saklıyoruz. Tabi bu arada midyeli makarna, balıklı makarna gibi spesiyallerimiz de oluyor ama yine de alternatif bir yiyecek ihtiyacı gittikçe daha çok hissedilir oluyor. Bu arada bu yiyecek bulma işimiz doğada yaşam mücadelesi fantazimizden kaynaklanmıyor. 15 gün üç kişiyi doyuracak erzak alacak paramız gerçekten yok. Bunları neden anlatıyorum? Çünkü birazdan vahşet olarak algılanabilecek eylemlerimizi anlatacağım. Balık ve midyeden başka adada yenilebilecek yabani semiz otu bulmuştuk. Bir süre midyeli ve balıklı semiz otu icatlarıyla midelerimizi kandırdıktan sonra, martılar ve balıkçıllar gözümüze havada uçuşan piliç çevirmeler gibi görünmeye başlamıştı. Çoğu zaman olduğu gibi, biz Ali'yle denesek mi acaba diye daha düşünme aşamasındayken, Kemal zipkınla vurduğu bir martıyı elinde sallaya sallaya yanımıza gelmişti. (Bu olay adaya sonraki yıl gidişimizde olmuştu. Çünkü o zaman martılar yumurtada değildi.) Tüylerini temizlemek saatlerimizi almış yine de tam temizleyemeyince yalnızca bir budunu temizleyip yenebilirliğini deneyelim dedik. Ateşte güzelce pişirdik. Ancak sonuç hüsran... Dişle koparmanın imkanı yok, bıçakla küçük parça koparsan çiğnemenin, yutmanın imkanı yok, üstelik lezzet diye de bir şey yok. Yazık oldu hayvancağıza. Boşuna öldü ama en azından adadaki pek çok martının hayatını kurtardı, kahraman martı. Bari tümden ziyan olmasın diye düşünerek, ciğerlerini falan tavada kızartıp yedikten sonra geri kalanını da balıklara ikram ettik. Bir iki gün yine üç öğün deniz ürünleri ve semiz otuna talim ettikten sonra bir akşam güneş batarken, biz sahilde denizin ve doğanın dinginliğinde oturuyorken, midelerimizi sevinçlere gark eden yeni bir tür keşfettik. Gün boyunca hiç ortalıkta görmediğimiz, o zamanlar tahtalı dediğimiz,  yaban güvercinleri hava kararırken uzaklardan gelip, koyun batı tarafındaki uçurumların oyuklarına giriyorlar. Hepimizin gözlerinde aynı işiklanma... Kemal'in elinde zıpkın Ali'nin elinde bıçak, anında oyukların bulunduğu noktadayız. Kollarını oyuklara uzatıyorlar ama güvercinere ulaşamıyorlar. Sonra Kemal zıpkını kurup oyuğun içine iyice sokup basıyor tetiğe ve oyuktan akşam yemeğimiz çıkıyor. Şimdi çoğu kişiye bu vahşet gibi gelebilir. Hayır değildi diyerek mazeretler bulmaya çalışmayacağım. Çünkü öyle. En azından kendi adıma avuntum, o zaman da şimdi olduğu gibi asla balıktan başka bir canlıyı öldürmezdim. Ancak şimdi olsa onların da öldürmesine karşı çıkardım. Her ne kadar o anki yaşam koşullarımız bunu gerektirmiş gibi görünse de, bizi o adaya kimse zorla göndermemişti. Gidip o hayvanları yaşam ortamlarında öldürmenin geçerli bir gerekçesi yok. Ama o yıllar gençlik kanı ve çılgınlıkları işte. Öte yandan adaya gelmemiş olsaydık da evde bir tavuk alıp yemiş olsaydık.... O tavuğun canı bu güvercininkinden daha mı az değerli olacaktı? İnsanların, kendileri beslediler diye hayvanların canını alma ve etlerini yeme hakları mı var? O zamanlar bunları böylece düşünmemiştim elbette. Şimdiki düşüncelerim. Fakat aynı şeyleri o zaman da düşünseydim, sanırım yabani semiz otu fikrimi çabucak değiştirirdi. Sonuçta oradaydık, yiyecek kaynağımız yoktu, beslenmek zorundaydık. O gece şarap eşliğinde güzel bir akşam ziyafetimiz oldu. Kumsal, ateş, deniz ve ay ışığı...Yahu bunları söyleyince hep sanki eksik bir şeyler varmış gibime geliyor, neden acaba? Sanki o eksik şeyler bu üç manyağın peşisıra böyle bir yere gelirlerdi de...Biz bu kafayla mehtaptan gelecek deniz kızlarını daha çook bekleriz.
(Ama yıllar sonra bana bir "Deniz Kızı" geldi. Mehtaptan değil tabi ki. Üniversitedeyken bizim sınıfa gelmişti. Şimdi hala yanımda, teknemde, ikinci kaptanım. O konuyu da ilerideki bir bölümde anlatacağım zaten)
      Bir hafta falan geçmişti ki bizim tatlı su sıkıntısı iyice tehditkar olmaya başladı. Zaten bulaşıklar için tatlı suyu çok az kullanıyorduk. Tabak çanağın içine ağır taşlar koyup sabaha kadar dalgaların kıyıya vurduğu noktaya bırakıyor, sonra da sadece az bir suyla duruluyorduk. Artık hiç durulama yapmadan güneşte kurutmaya başladık. En fazla iki gün idare edecek suyumuz var. Kumu kazıp, bir naylonu huni gibi yapıp, altını delerek en alta da bir çanak koyuyoruz. Amacımız gece çiğ yağacak, kaba dolacak.. Ama nerdee... En fazla yarım çaybardağı su birikmiş. Kitaplara olan güvenimiz azalıyor. Bu yöntemi bir kitaptan okumuştuk. Ama hiç bir şey anlatıldığı gibi olmuyor. Birimizin karaya çıkıp su takviyesi yapması gerekiyor. Hava da inadına lodos. Dalgalar firişka. En yakın kara Tuzla Deniz Harp Okulu. Oraya çıkıp komutanlara "Biz sizin adanıza yerleştik ama adaya su şebekesi bağlamamışsınız. Bari bizim su bidonunu doldurun." diyecek halimiz yok ya. Sivil bölge de çok daha uzakta. Hava yarın keser diyerek su bir gün daha idare edelim diyoruz. Ertesi gün lodos beyaz dişlerini daha da çok gösteriyor. Tanrı'nın gazabı üzerimize mi düştü ne? Neyin bedelini ödüyoruz? Derken büyük bir balıkçı kayığı koya giriyor. Üç balıkçı kumsala iniyor. Biz adaya geldiğimizden beri ilk kez kendimizden başka insanlar gördüğümüz için şaşkın, onlar ise böyle bir yerde saçı başı darmadağın üç serseriyle karşılaşmanın şaşkınlığı mı, kaygısı mı her ne hissediyorlarsa aramızda bir süre baya bi iletişim kopukluğu oluyor. Yavaş yavaş onlara doğru yürümeye başlıyoruz. Adamlarda tedirginlik doruk... Oysa biz yalnızca biraz su istemek gibi saf ve temiz duygularla onlara yanaşıyoruz. "Biraz suyunuz var mı?" diye sorunca, adamlar bizden iyice ürküyorlar. Sanki ya paranız ya canınız demişiz. Aslında haklılar, onların gözünde aranan terörist şablonundayız. Bir kaç adım gerileyerek "Suyumuz yok ama istediğiniz kadar balık veririz." diyorlar. Biz de zaten balık özlemiyle yanıyorduk. "Su yoksa balık da istemeyiz" diyoruz. Aramızda geçen bütün diyalog hemen hemen bu kadar. Zavallı balıkçılar ne için geldiler, ne yapacaklardı acaba. Belki de fırtına geçene kadar koya sığınmışlardı ama bizim gibi kaçkınları görünce lodosun şefkatli kollarına sarıldılar. Onlar açılmaya çalışırken, bu kez biz tırsmaya başladık. Ya bunlar kafalarında canlandırdıkları teröristleri bir yerlere şikayet ederse.... Madem öyle sandılar bari hayallerini yıkmayalım diyerek arkalarından sesleniyoruz: "Bizi unutun, yoksa biz sizi unutmayız!" Buna benzer bir tehdit mayası çalıp tutmasını umuyoruz. Fakat biz hala susuzuz. Birkaç saat daha lodosun şiddetini azaltmasını bekliyoruz ama hiç değişen bir şey yok. Sonunda birimizin her şeye rağmen kıyıya ulaşmayı denemesi gerektiğine karar veriyoruz. Bu kişi de tabi ki Tomos'la can ciğer olduğum ve Calipso'nun sahibi olduğum için ben oluyorum. Calipso'yu denize salıp su bidonunu alıp açılıyorum. Yaptığımız en büyük hata tek kişi açılmam. Doğu tarafındaki burunda biraz dalga yesem de adanın kuzeyine dönünce rüzgar altında kalıyorum ve bir süre sorunsuzca ilerliyorum. Ancak rüzgar altından çıkınca, dalgalar iskele kıç omuzluktan geliyor. Arkada motor ve ben, baş tarafta kimse yok. Motorun altı suya değiyor. Bozulsa kürekle işim harap. Adaya bakıyorum uzak değil ama bu dalgada alabora olmadan dönmek büyük sıkıntı. Ali'yle Kemal adanın doğu burnunun tepesinde el kol işaretleriyle beni geri çağırıyorlar. Artık oradan nası bir görüntü veriyorsam, benden fazla korktukları belli. Dalgaların en sakin halinde tam yol verip ani bir manevrayla 180 derece dönüyorum. Bu kez de Calipso 3,5 metrelik boyuna bakmadan dalgalara kafa atıyor, ben de 3,5 atıyorum. Ama çok uzun sürmeden yine rüzgar altına kaçıyorum ve sonra biraz da doğu burnunda dalgalar tarafından tokatlanıp kendimi koya atıyorum. Suyun içinde ölmektense susuz ölmek daha iyi mi sanki? Neyse ki bu ızdırap çok uzamıyor. Ertesi sabah kalkıyoruz palpa liman. Uyanır uyanmaz kendimizi sandala atıyoruz. Ama bu kez iki kişi, Ali ve ben. Tam yol direk karaya basıyoruz. Tabi ki Deniz Harp Okulu'na değil, biraz onun doğu tarafındaki plaj benzeri bir tesise yöneliyoruz. Ancak yine de karaya çıkınca tepemizde bir asker bitiveriyor. Biz ona o bize sen ne arıyorsun burada der gibi bakıyoruz ama onun bakışları bizimkileri dövüyor. Meğerse burası bir askeri dinlenme tesisi imiş. Ne desek şimdi " Biz ilerideki koydan geliyoruz. Biraz su ihtiyacımız var." diyebiliyoruz. Zaten sabah sabah plajda bizden başka hiç kimse yok. Karaya çıkmamıza izin vermiyor ama sandalı gösterdiği yere çekiyoruz. Hortumu uzatıyor, bidonumuzu dolduruyoruz. E o kadar adalarında kalıyoruz değil mi? Su ihtiyacımızı da karşılasınlar artık. Adaya gittiğimiz anlaşılmasın diye biraz kıyı kıyı yol alıp  sonra direk adaya yöneliyoruz. Deniz hala süt liman olduğu için hiç sorun yaşamadan adaya çıkıyoruz.
      Her şeyi art arda yazınca, bütün kötü havalar bizi bulmuş gibi gelebilir ama Hayırsız Ada'da iki ayrı yazda geçirdiğimiz toplam 30 gün boyunca kötü havayla üç kez karşılaşmıştık. Birincisi Ada'ya geldiğimiz gün yaşadığımız lodos, ki lodostan çok motor sıkıntıydı, ikincisi su ihtiyacımızın olduğu zamanki sert rüzgar, bir de ağır sağnak altında kabus gibi geçen bir gece...
Bunların dışında, günlerimiz sıradan, sorunsuz ve güzel geçiyor, çoğunlukla yüzüyor, balık zıpkınlıyor, bazen de çapari yapıyoruz. Aslında o yıllar şimdikine göre deniz çok daha temiz ve balık çok daha bol ama bizim vurduğumuz kefal, levrek, en fazla karagöz.Çünkü o zaman da zıpkın işini şimdiki gibi amatörce yapıyoruz. Hiç bir zaman serbest dalış işini ileri götüremedim. Balık bol olduğu için zıpkınla yüzerken eceline susamış bir iki balık mutlaka çıkıyor. Balık vuramazsak, çapariyle istavrit ya da beden köstekle izmarit bol. Karada yabani semiz otu topla, güvercin vur şeklinde günler geçiyor. Ancak bir gece hiç ummadığımız bir anda gök gürültüleri, ardından çılgın bir sağnak bastırıyor. Mimarlık harikası çadırımızın planlarında yağmur yok. Haliyle yağmur dışarıdan çok çadırın içine yağıyor. İlk aklımıza gelen hemen fenere çıkıp, küçük tüp kulübesine sığınmak. Ne de olsa betonarme yapı. Gerçi üçümüz ayakta durarak anca sığa bileceğimiz kadar yer var ama en azından ıslanmayız. Dik dar yamaca keserle yaptığımız basamaklar çamur olup erimiş ama biz inatla tırmanmaya çalışıyoruz. Bir süre çamur içinde yuvarlandıktan sonra fark ediyoruz ki, zaten donumuza kadar ıslanmışız. Akıllıca davranıp dönüyoruz. Zaten ıslanacakmışız hiç olmazsa çamurlanmış olduk diye aklımızı seviyoruz. Battaniyeler dahil her şey ıslak ama biz hala çadırda oturuyoruz (nedense!). Sabaha doğru  dışarıda yağmur kesiliyor ama çadırın içinde hala yağıyor. Dışarı çıkıyoruz. Bulutlar dağılmaya başlamış ama güneş inadına doğmuyor. Yaz ortasında ıslak fareler gibi tir tir titriyoruz. Sonunda güneş doğuyor.Hiç hesaplarımızda olmadığı için bu yağmurun bir damlasını bile tutamıyoruz.Islak giysilerimizi çakılların üzerine seriyoruz. Kendimiz de seriliyoruz. Oh be bunca günden sonra tatlı suyla duş aldık mutluluğu içinde sabah uykusu... 
      Hayırsız Ada'da son macera:
Gece ayışığı altında kumsalda oturuyoruz. Saat epeyce geç ve keyifler yerinde. Ancak birden tepede ayışığında bir süliet görüyoruz. Ay aşığının kuytusunda olduğumuz ve ateşimiz yanmadığı için o bizi göremiyor. Adam eğilip doğrularak dolaşıyor. Bir şeyler mi yapıyor? Bizi mi gözetliyor? Kimdir? Gecenin bu saatinde ve böyle bir adada nereden çıktı? Nasıl geldi? Kafamızdaki sorular bir birine çarpıyor. Askere benzemiyor. Silahı da yok gibi. Bu yusufun sabaha kadar bizi unutmayacağına karar verip, zıpkınımızı kuruyor, bıçaklarımızı alıyor, tırsık tırsık yukarı çıkıyoruz. O bizi bulmadan biz onu bulalım en mantıklı fikir. Adanın üstünün büyük bölümü adam boyu sık makilerle kaplı. Çoğu yerine girmek bile olanaksız. Ay ışığı çok iyi ama saklanacak çok yer var. Temkinli bir şekilde hiç ses çıkarmadan makiliğin etrafından dolanıp, adanın kuzey tarafına dolanıyoruz ve aşağıdaki küçük kumsaldan hızla kürek çekerek uzaklaşan bir sandal görüyoruz. Biraz ilerde de bir küçük bir kum kosteri var. Kepçeyle dipten kum çıkartıyor.( O zamanlar da yasaktı ama geceleri kaçak olarak kum çıkarırlardı. Hatta kum iskeleleri de Darıca'daydı). Bir süre kayığı izledik. Kostere yanaşınca biz de adasını kahramanca savunmuş nefer edası içerisinde çadırımıza dönüp yattık.
      Darıca'ya döndükten birkaç gün sonra çınar altı kahvesinin bahçesinde oturuyoruz. Yan masada bir adam heyecanla arkadaşlarına bir şeyler anlatıyor. Hayırsız Ada'nın adı geçince kulak kabartıyoruz. "Geçenlerde bir gece Hayırsız Ada'da kum çekiyoruz. Çapari bağlamak için martı tüyü toplamaya adaya çıktım. Üç tane anarşist ellerinde tüfekler tabancalarla beni kovalamaya başladı. Sandala atlayıp canımı zor kurtardım".   Çok güldük tabi. Adamlar kıllandı pis pis bakıyor, biz kendi aramızda konuşuyormuş gibi yapıyoruz....
      Son Söz:
Darıca'ya dönüp, bütün eşyalarımı yüklenip eve geldiğimde, o zamanlar sağ olan ablamla annem beni kapıda saç baş darmadağınık görünce, hiç bir eşyamı içeri almayıp, kapı önünde bıraktırmış, ben banyoya gidene kadar da burunlarını tıkamışlardı. Sonra da bütün eşyalarımı ve battaniyeleri kapı önünde bir leğende fırçalarken, fırçayı giysilerden çok bana atıyorlardı ama yanlarında duran kim....
      Son bir not: Belki o zamanlar yaşadıklarımız çok ciddi ya da tehlikeli maceralar değildi ama o yaşlarda olaylar böyle algılanıyor ve yaşanıyor.

Hayırsız adanın günümüzdeki görüntüsü. Sıçan adası olarak da bilinir. Adada oldukça fazla sayıda ve iri fareler yaşar. Koçun Adası'nın 1 deniz milinden daha az bir mesafede batısında yer alır. Etrafı falezlerle çevrilidir ancak biri açığa biri Tuzla sahiline bakan iki koyu, bir de batı tarafında küçük bir koyu vardır. Resmi adı Fener Adasıdır.Eski fener betondandı ve gazla çalışırdı. Görünen beton yapıda oksijen tüpleri dururdu. Ada askeri bölgedir. (Koyun doğudan görüntüsü)














                 

Fenerden güney doğuya bakan koyun görünümü (Batıdan_doğuya). Arkada görünen koçun adası. Koy güney, keşişleme ve kısmen      lodostan etkileniyor.