TAM TUR MARMARA DENİZİ....


-1- 
 11 Temmuz, Salı.
     Sağlık ve bilimum diğer sorunların ardından, sonuda seyrimiz başladı. Yalnız bu kez biraz buruk başladı. Marineros filosu bu yıl iki koldan seyirde. İki yelkenlimiz şu an Yunan adalarını gezmekte. Halit Abi ve Enes, aileleriyle şuan tahminen Samos’talar. Onlara da buradan iyi eğlenceler diliyoruz. Hiç öyle “ bunlar fetöcü kaçaklar” diye asılsız ihbarda bulunmak aklımdan bile geçmiyor. :)
      Biz iki tekne saat üç gibi Darıca limandan ayrıldık. Şeyda Teknesinde Kaptan Erol Abi, Kaptaniçe Nurten Hanım ve Marineros keçilerimizden Şeyda. Bizim teknede ben, Kaptaniçem Deniz ve diğer Marineros keçisi Doğaç. İlk durak her zamanki gibi Sivriada. Daha ötesini planlamıyoruz. Fıtratımızda yok. Ne yapalım? Genel plan; Marmara Adası, Avşa, Paşalimanı Adası, Erdek filan. Artık neresi uyarına gelirse.
      Darıca'dan açılmazdan bir hafta öncesinden, Posseidon Amca ve Windguru Teyzeyi kurcalamaya başlamıştım. Salı öğleden sonrası için birazcık çemkiriyorlardı. Olsundu. Bunca hazırlık ve yorgunluktan sonra palamarları çözmek çok iyiydi. Önce tam batıdan yani kafadan tokatladı. Sonra Karayele döndü. Büyükada’nın rüzgar altına kaçana kadar yandan yandan iyi şamar yedik. Heybeli ve Burgaz’ı geçince biraz barıştık. Poyraza döndü. Sancak kıç omuzluktan aldığımız dalgalarla Sivriada’ya vardık. Tehlikeli bir durum yoktu tabi. Sadece biraz ıslandık. Ben o dalgada, tencere, tava kamarada yerlerde yuvarlanırkene, yoğurduğum köftelerle ve aynı anda Erol Abi’nin kendi teknesinde ve aynı şartlarda yaptığı salatayla seyrin yorgunluğunu attık. Diğer Marineros tayfasının da tek tek kulaklarını çınlattık. Keşke hep beraber olaydık.
     Yarın sabah saat 05:00 hareket. Posseidon Amca ve Windguru Teyzeye hiç üfürmüyor. 12-13 saatlik internetsiz ve telefonsuz yolumuz var. Bakalım nolcak... :)

Darıca'dan ayrılış.

Yassıada ve Sivriada
Bu defa yüz vermedik :)
Dolunay altında Adalar.
Kowboy, Kaptan,Şef. İşte ben

Erol Kaptan salata yapıyor.


-2-
12 Temmuz, Çarşamba

      Sabah beşte bütün Marineros mürettebatı ayaktaydı. Erol Abi’yle, Ada’nın tek internet çeken yeri olan burna kadar gidip, son kez Posseidon ve Windguru’dan hava raporlarını alıyoruz. İki gün hiç rüzgar yok demelerine inanamıyoruz. Nedense…? Neredeyse yemin edecekler. Sonuçta palamarlar çözüldü. Rotamız Marmara Adası, Saraylar Limanı. Yani yaklaşık 60 mil, 12-13 saat açık deniz seyri. Internet, telefon yok. Sadece telsizle haberleşebiliyoruz. Rüzgar gerçekten de yok ama kaba dalgalar baya iri. Ancak bizden yana. Yani arkadan geliyor. Bu da bize yaklaşık 1 knot hız kazandırıyor. Bir ara sancak tarafımızda bir grup martının çılgın sortiler yaptığını gördük. Bu da yunusların balık kovaladığı anlamına geliyor. Birden sancağımızda belirip tam teknemizin altından geçtiler. Hatta birtanesi sırt üstü yüzerek geçti. O mu bizi izliyordu, biz mi onu? Anlayamadım. Kameramı açana kadar çekip gittiler. 
Denizin ortasında onca saat internetsiz kalınca, Doğaç’a bir şeyler oldu. Balon şişirip oynamaya başladı. Bari bir dahaki seyirlerde oyuncak araba, misket filan alayım çocuğuma :) 
Bir ara bana motorun sesi değişik gelmeye başlayınca, motorun kapağını açıp, kendi yaptığım hava filtresini söküp çıkardım. Motorum derin bir nefes aldı. “Oh bee” dedi. Ona ilk fırsatta daha ferah bir hava filtresi yapmaya söz verdim, anlaştık.
Marineros’un en sakin seyri olacaktı bu. Ama tabi olamadı. Bir ara Erol Kaptan birden durdu. Teknesinden siyah dumanlar çıktığını görünce yüreğimiz ağzımıza geldi. Hızla teknelerine doğru giderken; anlamaya çalışıyorduk. Yangın mı çıkmıştı? Motoru mu yanıyordu. En kötüsü de etrafta görünen bir kara yoktu.Neyse ki Erol Abi motorun kopan kayışını bize doğru sallayınca biraz içim rahatladı. O duman kayıştan geliyormuş. O dalgada zar zor aborda olduk salana yuvarlana yeni kayışı taktık. Sonra yola devam. Sakin saatler. Doğaç dümen vardiyasında. Ben tam uykuya dalacakken, ayak tırnağım Doğaç’ın balonunu patlatınca “motor” diyerek hopladım. Böyle açık denizdeyken baya bi paronayak oluyorum. Nedense...Neyse sonra sakinleşince tekrar daldım mı? Rüyamda mı gördüm? Tam emin olmasam da mazot takviyesi yapmadığım geldi aklıma. Hemen fırladım. Depoda bir parmak mazot kalmış. Depoyu doldurdum ve kendime bir daha uyumama cezası verdim. Ama ondan sonra da hiç bir şey olmadan seyrimizi tamamladık ve Marmara Adası, Saraylar Limanı'na geldik. 4-5 ay önce Ayvalık'tan Enes'in teknesini getirirken bağladığımız balık lokantasının iskelesine bağlandık. Amacımız akşam balık ziyafeti. Ama ilginç bir şekilde lokanta kapalı. Her şeyi netalayıp, Saraylar’ın avuç içi kadar çarşısını gezmeye çıktık. Bayan marineros tayfası hemen markete daldı tabi. Ama çok garip, neredeyse hiç bir şey almadan ve dahi çabucak çıktılar. 12 saat deniz yolculuğu dokunuyor demek ki. 
Burada her yer mermer. Yollarda adım başı heykeller var. En az yarım saat bu heykel sanatını anlamak için kafa patlattık. En çok da Erol Abi. Doğaç da fazla etkilenip sanatsal fotoğraflar çekti. Bu arada çay çorba içerken de esnafla yaptığımız sohbetlerden balık lokantasının bir vefaat yüzünden kapalı olduğunu öğrendik. Biz de masa, sandalyelerimizi çıkarıp, bir güzel dört başı mahmur bir sofra kurduk. Geçen yaz Bademli’deki ve Kalem Adası’ndaki terk edilmiş tesislerde sefamız geldi aklımıza. İçimde gittiğimiz yeri kurutuyoruz gibi bir his oluştu. Böylece bugün bitti. Yarın ne yapacağımıza yarın sabah karar vermeye karar verdik.



Güneş yine denizde doğuyor...
Dümende Şeyda. Karşısında roro.
Marineros keçisi boşuna mı diyorum 😊
Gün boyunca internetsiz kalan
Doğaç'ın son hali.

Bu da Saraylar Limanı'na gece yarısı gelen balıkçı.Kısmet dedikleri budur.
Ağlar uskumru dolu.

Doğaç'ın bulmacalı sanatsal çalışması. Resimde bize ait

 iki şey gizliymiş.
-3-
13 Temmuz, Perşembe. 
Saat 07:30. Herkes uyuyor. Bugün uzun seyir yok ya, millet rahatlamış tabi. Kulağımın dibinde “vak” layan ördek bir tek beni uyandırdı. Kimseyi rahatsız etmeden sessizce tekneden çıkıp sahildeki sabahçı kahveye gidip, bir çay içeyim dedim. Bir de baksam Erol Abi benden önce kalkmış, iskelede kahve içiyor. Eylem birliği yaparak birlikte çay içmeye gittik. Hep olduğu gibi, çay bahane, yöre halkıyla sohbet şahane. Bir sürü bilgi edindik. Örneğin kuzeybatı ve kuzeydoğu yönlerine bakan iki tarihsel yapı çok eskiden yeldeğirmeniymiş. Kimse “Ee ne olmuş yani” demeden söyleyeyim; Demek ki, antik çağlarda bile buralarda kuzeyli rüzgarlar, yani poyraz ve karayel hakimmiş. Demek ki; Posseidon’un laneti bana değilmiş. Yani neymiş; Yunan kaçağı, marineros kaptanı ve adının baş harfi Enes olan şahsa duyurulurmuş… Neyse bu özel konunun dışında, yöre halkının dediğine göre, nereyi kazsan bir lahit çıkarmış. Doğru olma olasılığı yüksek. Çünkü burada her yerde antik çağlardan kalma duvar kalıntıları var. En sağlam kalan yapı bir tepedeki manastırmış. Yıllar önce Yunastin’dan bir grup gelip burada ayin yapmış. Bizimkiler de dinler arası hoşgörü gereği izin vermiş. Onlar gittikten sonra belediye görevlileri her tarafta kazılmış çukurlar bulmuş. Ee biz de, bize bir şey kalmamıştır diyerek, o dört duvarı görmek için o sıcakta, o tepeyi tırmanmadık tabi. Bu kadar tarihsel sohbet yeter. Sohbete dün akşamki uskumru ağlarını çeken, balıkçılardan biri girince, hoop bütün dikkatler o yöne… Boş ver tarihi filan. 6 numara iğne, yeşil tüy. Nereden bulacağız sorgusunun ardından, gittik bir lokantadan çaparileri aldık. Ne alaka demeyin. Biz de bilemedik. Burada öyle oluyor demek ki. Sonra şahsımıza münhasır bahçeli restoranımıza geri döndük. Böyle yerlerde her zaman bir çeşme ve uzun bir hortum olur. Ben de her zaman onu bulur, teknemi hatta kendimi yıkarım. Sonra da kaptaniçelelerin hazırladığı harika kahvaltı… Ohh süper oluyor ya. 
Öğleden sora, Erol Abi’yle biralarımızı içerken bayan marineros tayfası alışverişe gitmiş…Nasıl bu kadar rahat Marineros tatili oluyor? Hayret. 
Sonuçta bu kadar aynı yerde kalmak bizi bozar diyerek, yine palamarları çözdük. Limandaki feribot iskelesinden mazot takviyemizi yapıp, plaj tarafında biraz yüzdükten sonra açıldık. Rota Asmalı Barınağı. Ben Navionics'te rotayı çizdim, önden gidiyorum ama Erol Abi’ler birden durdu. Bu kez duman da görünmüyor… Ne oluyor demeye kalmadan, telsizden cevap geldi. Fish finder (balık bulucu) cihazları sinyal vermiş. Hemen ben de 6 numara yeşil çaparimi denize saldım tabi. 15 dakikalık balıkçılık sabrım tükenince, makasın ucuyla çakmak soketini tamire başladım. Sebebi önemli değil.:) Derken Şeyda dörtlü beşli uskumru çekmez mi? Onu gören benim Marineros keçisi de elindeki telefonu atıp öyle bir oltalara sarıldı ki, ben hiç daha önce bu kadar çabuk telefonu bıraktığını görmemiştim. Bu deniz nelere kadir ya….
Sonra Asmalı rotasına devam. Bir sebepten ötürü Navionics'im devre dışı kaldı. Pimpirikliliğimi seveyim. İyi ki inverter takmışım tekneciğime. Asmalı’ya kadar 7 millik bir yolumuz var. Marmara Adası'nın güney yakasına geçince tıpkı beklediğim gibi, sütliman bir denizle karşılaştık. Etrafta bir kaç balıkçı ve yunuslardan başka hiç bir hareket yok. Şeyda birini yakalayıp, resmini çekmiş. Sanki ben yapamazdım da… Benim daha önemli işlerim var. Ondan ötürü…
Asmalı Barınağı’na girdik. Daha biz yanaşmadan koşarak gelen ve palamarımızı bağlayan görevli yardımseverlik anlamına gelmiyor. Ben onu bana doğru koşan bir 50TL olarak görüyorum. Önemli değil de biz geçen yıl aynı ücrete Çanakkale Marina’da kalmıştık ve duş, çamaşır makinesi gibi her türlü hizmeti alabiliyorduk. Bunun dışında burası için söylenecek olumsuz birşey yok. Asmalı küçük bir köy. Kışın 20 aile kalırmış. Herkes birbirini tanıyor. Hatta bizi de tanıyorlar. Hoş geldiniz diyorlar, selam veriyorlar, soframızı hazırlarken bereketli olsun diyorlar. Temiz yürekli dost insanlar. Ama köyde kasap, manav gibi oluşumlar yok. Bir bakkal var. O da tavuk, kıyma gibi şeyler satıyor. Okul göremedik. Bir cami var. Bir de sağlık ocağı var ama doktor yok. Doktor mekezdeki devlet hastanesinden geliyor. Doktor gelince minareden anons ediliyor: “ Doktor gelmiştir. İlaç yazdırmak isteyenler ilaçlarını getirsin, tansiyonunu ölçtürmek isteyenler gelsin.” 
Köylülerin dışında burada kalan emekli zenginler de var. Emekli ve zengin nasıl olunuyorsa?.. Çoluk çocuğun oynaştığı küçük bir plajı da var. İki kahve bir lokantası da var. Duş alma imkanı iskeledeki musluğa takılı uzun bir hortum kadar. Keyfimizi kaçıracak bir şey yok. Gece sofra sohbetiyle günü noktalıyoruz.



Saraylar Plajı'nda yüzme molası.

Özel lokantamızda kahvaltı halindeyiz.

Erol Kaptan Asmalı yolunda.
Keşif kolu görev başında.

Asmalı Plajı
Asmalı'nın gezilecek yeri :)
Barınaktaki bir sandal.
Balık tuttuktan sonra böyle oluyor.
-4-
14 Temmuz, Cuma.

 Saat 03:00 civarı. Biraz sert bir rüzgar hissettim ama tekneden kafamı bile çıkartmadan biraz kızdım, söylendim. Neden? Çünkü Cuma akşamı 6’dan sonra beklenen hava 15 saat önce gelmişti. İnadına yattım uyudum. Çünkü hava raporlarının hepsi rüzgarı kuzeyli veriyor. Yani poyraz, karayel. Marmara’nın hakim rüzgarı. Biz de Marmara Adası’nın güneyinde Asmalı'dayız. Kıyamet kopsa bizi etkilemez. Sabah kalktıp, iskeleye çıktığımda, bu kez Posseidon ve Windguru’ya…..

Ama neden ağzımı bozuyorum? Bi sorun bakalım. Çünkü ne poyraz ne de karayel. Bu bildiğin gün doğusu. Ee ne olmuşu var mı? Bu yön değişikliği bütün planlarımızı bozuyor. Zaten iki dıkım plan yapma yeteneğimiz vardı. O da kalmadı. 

Öğlene kadar pinekledik sonra kurtlandık ve palamarları çözdük. Sallana yuvarlana Topağaç Barınağı’na ulaştık. Şikayet var mı? Yok… Bütün Marineros mürettebatı şen şakrak. “Allah’ım sakın aramıza akıllı birini gönderip keyfimizi kaçırtma…”

Topağaç barınağında bildiğin feribot iskelesi var. Tutamadım kendimi. Yanaştım oraya. Etrafta sadece oynaşan üç çocuk var. Onlara sordum; 

“ Oğlum buraya gemi geliyor mu?” 

“Evet Abi büyük gemiler geliyor” dedi velet. Telaşla kaçınırken bir balıkçıya sordum. Meğerse buraya yıllardır vapur gelmiyormuş. Bir de siyasi nedenlerini dinlemeye maruz kaldım. Neyse çok yardımcı oldu. Bize en tozsuz ve rüzgarsız köşeyi gösterdi de, ama benim teknem zaten oradaydı. Nezaket gereği yeni öğrenmişim gibi teşekkür ettim. Sonra palamarımı yanlış bağladım diye küçük bir fırça yedim. Ama tee Kocaeli’nden geldiğimizi öğrenince saygınlığım yerine geldi. 

İlk yaptığımız iş her zamanki gibi, tekneleri netalayıp, keşfe çıkmak. Burası Asmalı'dan daha büyükçe bir yer. Üstelik bağlanma ücreti yok. Bir kaç lokantası ve çok ağaçlı bir çay parkı var. Ilkokulu, camisi ve sağlık ocağı var. Peki bizimle ne alakası var? Yok. Gittik, gördük niyetine yazıyorum işte. Ama doktor ne zamanlar gelip ilaç yazıyormuş onu öğrenemedim. Buranın imamı biraz tembel galiba. Hiç anons yapmıyor. Çay parkında oturduk. Bize yardım eden balıkçı sayesinde, haberimiz bizden önce gelmiş. Hemen köyün her şeyi bileni masamıza geldi. Adı Mustafa Amca. 76 yaşında. Bizden genç görünüyor. O bir Tekvando eğitmeni. O bir belediye başkanı. O bir desinatör. Dünyayı gezmiş bir adam. O’nun anlatacak çok şeyi, bizim gezebilecek az yerimiz olunca sohbet uzuyor da uzuyor. Bir de her sorunumuzu çözme sözü veriyor. İyi bir şey. 

Yolun sonunda küçük bir plajı var. Bir de boru ve vana şeklinde bir duş. Dönüş yolunda, her tür sebzeyle dolu kocaman bir bahçeyle karşılaşıyoruz. Sahibi çok iyi bir insan. Akşam üzeri tekrar uğramamızı söylüyor. Bayanlar akşam üzeri gidip bizim için çite asılı bırakılmış bir torba sebzeyi alıyor. Rüzgarlı ama keyifli bir akşam yemeği ile gün bitiyor.


Karadan bakması daha güzel.
Ama illa ıslanacağız.

Topağaç Plajı
Sebze bahçesinin bir kısmı.
Erol Kaptan iş başında.
Mustafa Amca'yı dinlerken.
Topağaç Çay parkı.
Üç kaptanın çevreincelemesi :)

-5-
15Temmuz, Cumartesi. 
Uyanmak için hiç kimsenin acelesi yok. Çünkü bugün de limandan ayrılmayacağız. Rüzgar sağnaklarla 25 knotu geçiyor ama sıkıntı bu değil. Çünkü zaten buraya bu havada geldik, başka bir yere de gidebiliriz. Asıl sorun Pazartesi gelen hava. Gideceğimiz yerin Pazartesi -Salı günlerindeki hava için yeterince korunaklı olduğu konusunda emin olamadığımızdan Çarşamba Sabahına kadar burada kalma kararı aldık.
Sabah 25-30 knot arası rüzgarda, miskin miskin kahvaltımızı yaptık. Masanın rüzgar altında kimse oturmak istemiyor. Çünkü her yemekte birinin tabağı rüzgardan orada oturanın üstüne uçuyor. Metal tabak, mıknatıs masa projeleri üretmeye başladık. Normal tabi. Gün doğmadan denize açılan biz, saat 9’a kadar iskele üstünde kahvaltı edersek, böyle oluyor demek ki. Ama sonra sıkıldık. Büyük bir aksiyon içine girdik. 20 adım ötemizdeki Poyraz Cafe’ye geçip, orada çay içmeye başladık. Adı da çok güzelmiş ya. Tam bize göre; “Poyraz Cafe”...Sahibi bizim ellerden. Çayırova’dan gelip, yazları burayı çalıştırıyormuş. 
Aslında bugün daha büyük bir aksiyon yaşamaya karar verdik. Marmara’ya gidip keşif gezisi yapmak...Marmara dediğim buranın merkez ilçesi. Burada öyle diyorlar. Asıl amaç, Erol Abi’nin kopan kayışlarının yedeklerini almak ve banka işleri. Bir köy minibüsü var bir de belediye otobüsü. Otobüs bize daha uygun ama saatleri çok gizemli. Bir türlü tam öğrenemedik. Günde yarım tur yapıyor olabilir. Sonunda Poyraz Cafe’nin sahibi arabasıyla bizi Marmara’ya götürdü. Yol boyuca muhabbetten tek aklımda kalan; buranın yılanı bolmuş. Sık sık cafeye bile girermiş. Tutup atarlarmış.
Zaten iskele çok esiyor, bundan sonra teknelerde oturalım bari diye düşünmeye başladım. 
Marmara’da çok şey var ama bize göre bir şey yok. Bildiğin tatil yeri. Şıkır şıkır giyinmiş bir sürü insan, hediyelikçiler, restoranlar, cafeler. Ama motorun yedek kayış sorununu tam olarak çözemedik. Banka işlerimizi halledemedik. Limanı da hoşumuza gitmedi. Gelip bağlanmak kaldırıma park etmek gibi bir şey. Diğer erzak takviyesini halledip, köy minibüsüyle geri döndük. Sonra sırf duş alabilmek için gidip plajda biraz yüzdük. Teknelere dönüp akşam yemeği hazırlıkları yapılırken, buralı bir kadın teknenin yanına gelip Deniz’le sohbete başladı. Koyu karadenizli. Rize’den yıllar önce gelip buraya yerleşmişler. Evleri bildiğin karadeniz evi. Temellerinin yarısı ya da balkonları uçurumun dışında. Topağaç köyünün yarısı Rize’li, diğer yarısı da Balkan göçmeni.
Kadınla Deniz nasıl koyu bir sohbetteler. Konu da konserve yapımı. İşin kötüsü sohbete ben de maruz kalıyorum. Hayret bir şey; hiç köyde yaşamamış Deniz’le, hiç kentte yaşamamış bir kadın, nasıl yaa? Çene çalmak için kadın olmak yeterli mi yani? Neyse kadıncağız birkaç saat sonra, bahçesinden bir sürü sebze toplamış, bize getirdi. Deniz de karşılık olarak O’na lipton çay ikram etmek istedi ama kadın Rize’den çay getirip satıyormuş. :)
Rüzgarlı ve keyifli bir akşam yemeğiyle yine günü noktaladık.


Topağaç, Marmara arası karayolu.Manzara harika.

Amaç duş alabilmek için yüzmek olunca..


Burası Karadeniz değil. Evlerin temelleri, hatta büyük kısmı uçurumun dışında.
Doğaç da, ortadaki tek katlı ağaç evi çok beğenip, fotoğraf çekmiş.
Marmara İlçesi'nde balıkçı barınağı
Marmara İlçesi'de sokağın az bulunur sakin hali.

-6-

16 Temmuz, Pazar. 
Herkes yine geç uyandı (8’de). Bugün yine seyir planımız yok. Rüzgar sert. Biz de poyrazla inatlaşmayı bırakıp, kahvaltı için çay parkına geçtik. Bir kaç saat pinekledik. Sonra Marineros keçilerimizden Şeyda ve Doğaç köy minibüsüyle Marmaraya gittiler. Biz de bahçeli evin sahiplerine teşekkür ziyaretine gittik. Organik sebzeleri harika ama para almıyorlar. Yine istemeye yüzümüz de yok. Bizde ne yapalım? Yine bize sebze versinler diye onlara %100 yapay, markette yetişen ürünlerden götürdük. Bu işi Nurten Hanım'la Deniz iyi biliyor. Bir müze ya da sanat galerisi gezer gibi bahçeyi gezmeye başladılar. Biz de Erol Abi’yle bir köşede oturup beklerken, kadının eşi motoruyla geldi. Bizi görünce yanımıza oturdu. Çok güler yüzlü, çok hoş sohbet bir insan. “Yabani semizotu topladım size. Giderken alın.” dedi. Çok şaşırdım. Geleceğimizi nereden bilmişti ki? Kesinlikle satmazlarmış. Gelen giden için çok ekerlermiş. “Demek ki biz ilk değilmişiz. Bizim gibi yüzsüzler hep gelirmiş” diye içimizi rahatlattık. 
Dönüşte dalıp, koca koca midyelerden iki kova çıkarttım. Şişlere dizdik, sosladık. Akşama midye tava. Ancak iskelede hava iyice kötüleştiğinden, ziyafet bizim teknede. 
17 Temmuz, Pazartesi. 
Beklenen felaket hava uyarılarının ilk günü. Yine herkes geç uyandı. Ben hariç. Böyle zamanlarda her yarım saate bir uyanır, havayı kontrol ederim. Sabah erken saatlerde biraz yağmur atıştırdı. Mendireğe çıkıp açıklara baktım. Rüzgar ve dalgalar bayadan daha sert. Yani hiç bir deli bu havada açılmaz kadar…
Dün 10 metrelik bir motor yatta gelip arkamıza bağlanarak limana sığındı. “Gel gel, biz seni koruruz” dedik. Aile bireyleri asosyal. Kimseye selam vermiyorlar. Bağlandıklarından beri karaya ayak basmadılar. Bize ne…
Bu sabah da dünkü gibi çay parkında kahvaltı yaptık. Biraz monoton ama yapacak bir şey yok. Kahvaltı sonrası yine bir kaç saat pinekleme. Bir ara Ada’nın her şeyi bilen adamı, Mustafa Amca'yı gördük. Herkes nereye bakacağını şaşırdı.
Bizim mürettebat garip bir oyun oynamaya başladı. Oyuna dahil edilmemek için, haberleri izliyormuş gibi yapıp, uzaktan uzaktan baktım ama bir şey anlamadım. Anladığım kadarıyla, bizim Derya Hoca’nın okulda bize oynattığı oyunlardan. Derya Hoca’dan kaçtık ama burada galiba Deniz’den kaçamayacağım.
Şimdilik uyarılardaki kadar sert bir hava yaşamıyoruz. Fırtınamsı rüzgar ve aralıklarla gök gürültüsüz yağmur geçişleri var.Öğleden sonra bizim tayfa uzakta görünen bir yazlık yerleşim yerine yürümeye karar verdiler. Biz de Erol Abi’yle teknelere döndük. Oturup bira içmek daha iyi bir şeydi.
Bu arada Marineros Seyir Defterinde de bir takım editoryal değişiklikler oldu. Kaptaniçe Deniz editör oldu. Bundan sonra yazılarımı denetleyip, yazım yanlışlarını düzeltecek. Biraz kuşkuluyum. Dün O’nun için bir şeyler yazmıştım. Gizli bir darbe planı mı acaba? Bir de Doğaç’la Şeyda’yı foto muhabiri yaptım. Bu iyi bir fikir oldu. Onlar yorulsun, ben biramı içeyim...
Denizin karadan görünüşü...
Topağaç'ta bir köy evi.

Ben TV'de haberleri izlerken oynan oyun. :)
Yağmışsa yağmur, esmişse rüzgar, biz de böyle pinekleriz. :)

Sebze bahçesi. Öndekiler kurumaya bırakılmış soğanlar. Dikkatli bakıldığında 
bitkilerin arasında görünenler de bizimkiler.
Mangalda midye yöntemimiz.

-7-
18 Temmuz, Salı
Kötü havanın son günü. Bütün gece yağmur ve poyraz devam etti. Sabaha karşı dolunun teknenin üstündeki perküsyonuyla uyandım. Tekneden çıktım. Dışarıda harika bir hava… Kara bulutlar, yağmur, dolu, gök gürültüsü. Yetmedi, al sana bir de 30 knot poyraz. Daha ne olsundu. Tam tatil havası…
Çay parkına gittim. Buradaki tentelerin su geçirebilme özelliği var. En kuru masaya oturdum. Koruk suyumu söyledim. Bizim mürettebat geldi. Bazılarımızın sırtına yağmur yağarken, kuru yerdekilerin de ayakları su içinde kalıyordu. Bir şekilde adalet vardı yani. Kahvaltımız bittikten sonra aklımıza müthiş bir fikir geldi. Çay parkının kapalı kısımına geçtik. Ne güzel bir yerdi. Kuru ve sıcak. Ama ne yazık ki, biz burayı son günümüzde keşfetmiştik. Erkek tayfa tavlaya başladı. Bayanlar da dolaşmaya çıktılar. Biraz sonra büyük bir sevinç ve coşku içerisinde döndüler. Meğerse bugün kurulan pazar yerini görmüşler. Çantalarını kapıp gittiler. Pazar yerinde de beş tezgah var. Ne yapsın garibanlar burada AVM yok işte. Pazar varken bahçeli evin sahiplerine hediye götürmek de ayıp olurdu. Bir kaç saat bekledikten sonra teknelere gidice onları orada bulduk. Onları pazar yerinde çantalarla yakalayıp fotoğraf çekerim diye, sessizce sıvışmışlar. Öyle bir şey yapar mıyım ya. Sonra akşam yemeğinde çorbaları, dolmaları, kızartmaları kim yapacak. Bir de Deniz editörlüğe devam ediyor halâ… 
Öğleden sonra hava biraz açtı. Çok methedilen, limanın doğu tarafındaki Manastır Koyu’na yürüyelim dediler. Tırmanma ve inme şeklinde yaklaşık 100km (bel fıtıklılarına göre) yürüdük. Bir ara düz yolda Şeyda’yla Doğaç’ı kaybettik. Meğerse bizim Marineros Keçileri, hemcinslerini görünce bir yere tırmanıp, selfie çekmişler. Sonra Manastır Koyu’na gittik, baktık, “hım güzel, bakir bir yermiş” diyip, geri döndük. Dönüşte Erol Abi ile armutlara daldık. Ama özel bahçe değil, doğadaki bir armut ağacıydı. Akşam üzeri yağmur yine çıldırdı. Erol Abi’yle bir ara inatla güneş şemsiyesi altıda oturmayı denedik ama sonra tekneye kaçtık.Akşam keyfimiz yine teknede oldu. Bu buradaki son gecemiz. Yarın denizlerdeyiz.
19 Temmuz, Çarşamba:
Hava pırıl. Poyraz insani boyutlarda. Topağaç'taki son iskele üstü kahvaltı keyfinin ardından hazırlıklar başladı. Tatlı su ve buz takviyeleri tamam. Son kez teknemi yıkayıp, son hortum duşumu aldıktan sonra palamarları çözdük. Sanki Atlantik’e açılacağız. Gideceğimiz yer 6 mil güneyimizdeki İlhanköy. Bir saatlik yol. Poyraz biraz sert, dalgalar biraz dişli ama sıkıntı yok. İskele kıç omuzluktan geldiği için. 5,5 - 6 knotla İlhanköy’e vardık. Rüzgar altı, sakin bir yere bağlandık. Ancak burası biraz fazla sakin. Hiç bir şey yok. Barınak içinde yalnızca iki köy kahvesi, bir de bakkal var. AVM yok mesela. En kötüsü de bira satan bir yer yok. Ne yapalım biz burada. Üstelik seslerini duyabilecek kadar yakınımızda bir sürü rüzgar tribünü var. Onlar varsa biz yokuz diyerek bir saat oyalanıp ayrıldık. Bu kez rotamız Narlı. 3 mil, yarım saat. Tam pupa seyriyle 6,7 knotları gördük. Narlı, Balıkesir, Kapıdağyarımadası’nın batı tarafında. Yani ana karada. 
Yalnız barınağı biraz sıkıntılı. Bağlanabileceğimiz bir karış yer var, orada da boş yer yok. Batı tarafı baştan ya da kıçtan kara yapmak mümkün ama işimize gelmiyor. Çünkü karaya ulaşması zor. Böyle durumlarda hemen büyük balıkçı tekneleri ile ahbap çavuş olunur ve birine aborda olursun. Bizde öyle yaptık. İlk iş, daha palamarları bile bağlamadan, öğlen sofrası kuruldu. Kıtlıktan çıktık, okyanusu aştık ya, ondan ötürü…
Narlı köy filan değil. Yazlıkçıların yeri. Bir kaç plajı var. Güneybatıya bakmasına rağmen poyraz kendini hissettiriyor. Saçak altıyız ama civarnalar sert. Tepelerdeki rüzgar tribünleri fırıl fırıl dönüyor. Ama plajları sakin. Akşam üzeri bir saatlik yüzme ve duşun ardından, bir olta balıkçısından biraz canlı uskumru aldık. Peki niye kendimiz tutmadık? Çünkü bir sürü işimiz var. Sağa sola kaçınmamız, her yeri görmemiz ve yüzmemiz lazım. Akşam yemeği sırasında aborda olduğumuz balıkçı gırgırın sahibi geldi. Hazırlık yapmaya başladı. Sabah 4’te açılacaklarmış. Zaten poyraz da deli deli esiyor. Yani bu gece rahat uyku yok.
NOT ; Fotoğraflar Marineros Keçilerine aittir. (Şeyda, Doğaç)


Başka bir açıdanTopağaç.
Manastır Koyu karşıdaki burnun arkasında.

Doğaç'ın sanatsal bir çalışması.
"Hangimiz daha genç" Pozu.

Poyraz Cafe sakinleri oyun başında.
İlhanköy Barınağı.

Yağmurla İnatlaşma...
İlhanköy Barınağı.

Armutlara hücum ederken suçüstü.
Şeyda'nın selfie çalışması. Konu mankeni biz.

"Üç Keçi" isimli çalışma.:)
Narlı Plajlarından biri.

Narlı'da bir plaj tesisi.
Şeyda'nın haince gizli çekimlerinden. Bir kenara yazılmıştır.

Doğaç kendi cinsinlerini görünce çekmiş.

-8-
20 Temmuz, Perşembe 
Sabah üç buçukta balıkçı gırgırının mürettebatı gelmiş. Bizim palamarları çözüp teknelerimizi arkaya kaydırıp, koca motorlarını harıl horul çalıştırıp, çıkmışlar. Ama benim horultular onların motorundan daha güçlü çıktı. Sonradan Erol Abi halatları ayarlarken uyandırıldım. “İyi iyi, bir şey olmamış” diyerek elimden geleni yapmış olmanın rahatlığıyla, yattım yine uyudum. 
Sabah interneti yakalayıp, hava raporlarını almak ve Marineros Seyir Defterin’i göndermek için, bütün limanı köşe bucak dolaştım. Posseidon ve Windguru, “eh işte, iyi gidin bakalım” diyordu ama H+ çeken yeri bulmama rağmen seyir defteri gönderilemedi. 
Kahvaltıdan sonra Erol Kaptan, Doğaç ve ben buz, tüp,ekmek takviyesi yapıp, Ocaklar Koyu’na niyet ayrıldık.. Poyraz sert, dalga frişka ama pupa seyri olunca ohh. Ocaklar’da barınak olmadığını haritalardan görüyorduk ama poyrazda rüzgar altı olduğundan, orada yüzme molası verecektik. Her zamanki gibi limandaki hesap denize uymadı. Yine hiç hesapta olmayan civarna (kıyıdaki tepelerden, dağlardan inen rüzgar). Dalgalar kafadan, serpinti ıslatıyor ve bildiğin soğuk. Biz inatla Ocaklar Koyu’na yüzmeye gidiyoruz. Gittik, Erol Abi demir attı. Ben ona bağlandım. Üşüdüğü için kamaradan çıkmayan Deniz, çıkıp “ne oluyor” dedi. “Yüzmeye geldik” dedik. Hemen kamaraya kaçtı. Hepimiz mont ya da rüzgarlıklaydık. Kimsenin yüzme isteği yoktu ama olsundu, Geldik, gördüktü. Demir alıp, Erdek’e yola çıktık. 
Bu civarnaları kitaplarda okurdum ama dümen tutarken gerçekten çok gıcık oluyorlar. Sürekli yön değiştiren bir rüzgar ve dalgalar insanı hem ıslatıyor hem kızdırıyor. Deniz kamaradan çıkmıyor, Doğaç arkada telefonunda müzik dinliyor, oyun oynuyor. Oh hayat bana güzel…
Sonunda yine sallan yuvarlan Erdek’e geldik. Belediye görevlisi Ömür bizi yan yana iki tonoza bağladı. Geldik geldik de koca Sahil Güvenliğin dibine yanaştık. “Şuana kadar onlar bize yanaşmayınca, biz onlara yanaşalım bari.” Demedik tabi. Kimse kimseye yanaşmasın. Fazla samimiyete gerek yok. 
Belli ki burası şıkır şıkır bir tatil yeri. Cafeler, restoranlar ve bir sürü insan. Peki biz ne yaptık? Bağlanır bağlanmaz bütün mürettebat uyudu. 24 saat yol geldik ya ondan... Ben de burnumun dibinde yürüyen kara insanlarını saymaya çalışırken uyumuşum. Rüzgar yok, hava sıcak. Pişiyoruz. Sabah üşü, öğleden sonra piş… Ne oluyoruz ya? Sonra Deniz’le çıkıp, Erdek’e asıl geliş sebebimiz olan banka işlerini hallettik. Bir sürü para yatırıp, “Oh be rahatladık” dedik. 
Akşam üzeri tayfa çarşı gezmesine çıktı. Biz de Erol Abi’yle limandaki bütün tekneleri tek tek inceleyip, yelkenliler hariç, hepsinde bir sürü kusur bulduk. Bizde de yelkenli yok ama olsun. Almaya karar verdik ya, ondan. 
Yanımızdaki tekneler tonoz halatım onlara engel olduğu için gelip gidip bana fırça attılar. “Bir geceliğine geldim.” Dedim. “O tonozu ben atmadım.” Dedim. Kimseye laf anlatamayınca ben de gittim, buranın gönüllü palamarcısı, bahriyeli Zalim’i fırçaladım. 
Günün faciası akşam yemeğinde yaşandı. Ne güzel yemeğimizi yiyip, sohbet ederken, Şeyda ortaya değişik bir pasta çıkarmaz mı? Sonra ortaya değişik bir mum yakılmaz mı? Sonra eşek ben “ ne oluyor kimin nesini kutluyoruz?” demem mi. Deniz de “yirmiyedinci yıl dönümümüz” demez mi. Yer yarılsa da içine girsemdi ama yer yoktu. Erol Abi’nin teknesinin dibini de yarmaya gerek yoktu. Neyse kalabalıkta pişkin pişkin atlattık.
21 Temmuz, Cuma:
Böyle bir tatil yeri bizi biraz mayıştırdı mı ne? Sabah sekizde uyandık. Keyif kahvaltısı, mazot, su, buz takviyesi derken, çıkışımız 11’i geçti. Oysa raporlar poyrazı öğleden sonra biraz sert veriyordu. Rota Paşalimanı Adası. Narlı’ya kadar poyraz bizi etkilemez hesabı yapıyorduk. Bir gecede civarnaları unutmuştum. Sonra neredeyse yol boyunca, karanın coğrafi yapısının nasıl rüzgar ve dalga yönünü etkilediğini anlamaya çalıştım ve buldum. Ama şimdi burada bu konuyu detaylandırmaya gerek yok. Sıkıcı olur. Bir de anlatamam. Çok şekil çizmem lazım. Emin olmak için bir kaç kez o rotayı gidip gelmek lazım. Zaman yok. Kimseye “ Ben civarnalarla uğraşacağım. Siz tatilinize devam edin.” diyemem. 
Ocaklar’ı da geçince iyice poyraz bastırdı. Sancak baş omuzluktan fena tokatlıyor. Islanmamak için bütün tenteleri kapattım. Yine Deniz ve Doğaç uyuyor. Poyrazın videosunu çekmeye çalıştım ama o sallantıda dümen tutarken çekemedim. Teknemin uygunsuz yerlerini çekmişim. 
Paşalimanı Adası, Tulza Köyü Barınağı’na ulaştık. Poyraz’a açık bir koyda ama barınağı iyi gibi gelmişti. Karaya bağlandık. Ancak burada poyraz değil Arabistan rüzgarları esiyor. Yüzümüze bakan yok. Küçücük bir köy. Erol Abi’yle çevre incelemesi için kahveye gittik. Çaycı bile yüzümüze bakmıyor. Etrafımızda bir sürü tuhaf tip. Tırsıp, kimseyle konuşmadan teknelere döndük. O hava da oradan ayrılıp, sallan yuvarlan Paşalimanı Adası'nın güneybatı tarafındaki Balıklı Köyü’ne gittik. Burada barınak yok ama poyrazda rüzgar altı olduğu için kıçtan kara olacağız. Demir attım, dalarak dibi kontrol ettim. Her şey mükemmel. Dip kumluk. Koltuk halatını aldım, kıyıdaki bir yazlığın bahçe duvarındaki bir halkaya bağlayacağım. Evden bir kadın çıktı burası onun evinin önüymüş, kendi tekneleri gelecekmiş diye çemkirmeye başladı. Halatımı biraz ötedeki elektrik direğine çektim. Yine çemkiriyor. Bu arada evden yaşlı bir kadın daha çıkmış, bizimkilere çemkiriyor. Ama ben o arada kendi kendime duyamayacakları kadar bir yüksek sesle (bayan oldukları için) en derin saygılarımı sunduğumdan,dediklerini tam duyamadım. Bir de rum lehçesiyle konuştuğu için dediklerinden çok bir şey anlamıyordum. Sonra biraz ötede bir köy evinin önünde oturan yaşlı bir kadın ve bacaklarından rahatsız bir adamın yanına gidip, durumu anlattık. Kadın “Bizim de duvarımızda o halkalardan vardı ama kuma gömüldü” dedi ve bahçe çapasını alıp, o yaşlı haliyle kumu kazarak, halkaları ortaya çıkardı. Oraya bağlandık ve kumsalda güzel bir gece geçirdik.


Erdek Çarşısı
Erdek’te yanaştığımız yerdeki ilk yer.
Erdek Limanı.


Erdek’te bir sokak.

27. Yıldönümümüz'de aramızda bir kara kedi...

Deniz'le birlikte pastadaki Ben'i kesiyoruz.

Erdek’ten fotoğraflar ( Taken by Şeyda and Doğaç)

Erdek’ten fotoğraflar ( Taken by Şeyda and Doğaç)

Erdek’ten fotoğraflar ( Taken by Şeyda and Doğaç)

Erdek’ten fotoğraflar ( Taken by Şeyda and Doğaç)

Erdek’ten fotoğraflar ( Taken by Şeyda and Doğaç)

Erdek’ten fotoğraflar ( Taken by Şeyda and Doğaç)

Erdek’ten fotoğraflar ( Taken by Şeyda and Doğaç)

Erdek’ten fotoğraflar ( Taken by Şeyda and Doğaç)

Erdek’ten fotoğraflar ( Taken by Şeyda and Doğaç)

Tuzla Köyü, Paşalimanı Adası.

Balıklı Koyu

Balıklı'da bir köy evi

Tekne ve kara arasında bağlantı elemanı olarak ben.

Balıklı Köyü

Balıklı Köyü

Duvarına bağlandığımız köy evi.

Bize çemkiren şahısların evi.

Erol Kaptan'la biz Heybelide'yken havalarında....

Balıklı sahilinde akşam yemeği

Balıklı'da bir sokak.
-9-
22 Temmuz, Cumartesi 
Dün akşam Erol Abi’den gizli bir şekilde, rotamızı Karabiga’ya değiştirmeye karar verdik. Gizli rota değişikliğinin nedeni; Erol Kaptan Karabiga’lıydı ve memleketini çok özlemişti. Hatta dün akşam, diğer tayfa köy içine gezmeye çıktığında, bana uzun uzun memleketini anlattı. Ağzımdan bir bakla bile kaçırmadım. Zor oldu. Sabah Karabiga’ya doğru rota tutunca,sürprizimize çok sevindi. Hepimiz mutlu olduk.
Karabiga 14 mil güneybatımızda kalıyordu. Poyraz normal ama dalgalar oldukça iriydi. Sıkıntı o değil de, ne oluyorsa arada iki üç dalga yandan geliyor. Marmara’nın bu bölgesi geçen yıl da böyleydi. Dalgalar sağ gösterip, sol çakıyor. Deniz uyumadı. Destek kuvvet olarak yanımdaydı. Dalgalardan biraz tırsıyor mu ne? Doğaç’la benim dümen vardiyası zamanlarını o belirliyor. Ne oğluna kıyabiliyor garibim ne bana. Elinden gelse bu dalgada dümeni kendisi devralacak. Şeyda Teknesi mürettabatı rahat. Otopilotları var. Şeyda etraflarında dolanan, oynaşan yunusların videosunu çekiyor. Aynı anda telsizden de bize canlı yayın yapıyorlar. Sanki çok kıskandım da...Ben telefonumda Navionics'e ( rota programı) bakmak zorunda olmasam… Yunus ailesini canlı yayınlardım. 
Her yönden gelen şaşkın dalgalar yüzünden, çamaşır makinesinden çıkmış havlu gibi, Karabiga’ya vardık. Erol Abi’nin Mehmet dayısı bizi barınakta bekliyordu. İki kişi daha geldi ve tıklım tepiş barınakta teknelerimizi yerleştirdiler. Biz daha teknelerden bile çıkmadan bir sürü akrabası limana geldi. Bu kadar mı güler yüzlü, sıcak kanlı olunur ya. Kendimi kendi akrabalarımın içinde hissettim. Sonra herkes, Erol Abi’nin kuzeni Ebru ile Murat’ın limana çok yakın olan yazlığına gitti. Ben de çamaşır makinesinden çıkan bel fıtıklarımın gönlünü yapmak için teknede uzandım kaldım. Nurten Hanım'ın verdiği sprey ve soğuk bir bira iyi geldi. Sonra ısrarla beni de çağırdılar. On günlük seyirden sonra ev ortamı ve sıcak bir duş… Ne lüks bir şey oluyor ya. 
Duştan sonra hemen kahveye Erol Abi’lerin yanına kaçtım. Biraz oturduktan sonra eski çay parkı denilen yere geçtik. Eskiden denize sıfırmış. Şimdi önünde koca bir liman, kepçeler ve kamyonlar seramik fabrikasına çalışıyor. Kamyonların ardarda çarşı ortasından geçmesi büyük sıkıntı. Bir de inşaatında çinlilerin çalıştırıldığı bir termik santral olunca , gelişme turizm yönünde değil, daha çok sanayi yönünde olmuş burada. 
Çay parkında oturup, uzun uzun büyük kepçelerin gemiden kamyonlara taş toprak yüklemesini denetledik. Sıkı çalışıyorlar, aferim. Saat beşten sonra etraf sakinliyor. 
Erol Abi’nin yeğeni Orhan’ın büyük kızı bizi arabasıyla alıp, yazlıklarına götürdü. Püfür püfür, harika manzaralı verandasında, son derece sıcak ve kalabalık bir aile yemeği eşliğinde sohbetler koyulaştı. Yemekler de harikaydı, süperdi. Ama bunları yazmayacağım. Sonra birileri alınır filan. Teknedeki yemeklerin kalitesi bozulabilir.
Gece de, çay parkında bu sıcak kanlı insanlarla samimi sohbetimiz saat on bire kadar sürdü. Sonra hep birlikte bizi teknelerimize kadar uğurladılar. Hepsine bir kez de buradan teşekkürlerimizi gönderiyoruz.
23 Temmuz, Pazar 
Sabah, ünlü çorbacı kahvaltısından sonra Karabiga’dan ayrıldık. Sonunda beklenen sakin hava gelmişti. Denizde kıpırtı, havada bulut yoktu. Doğaç ve Deniz dümen vardiyasındayken, ben horul horul uyuyordum. Rota Paşalimanı Koyu; 15 mil, 2,5 saat. 
Birden bire yunuslar etrafımızı sardı. Telefonu kapıp, fırlayıp, burna geçtim. Yunuslarla göz göze mesafede 5 dakika boyunca yarış yaptık. Yani neymiş, Yunus videosu böyle çekilirmiş. Kısa metrajlı filmim bir Marineros Keçisi’ne atfedilmiştir…
Paşalimanı Köyü’ne gelip bağlandık. Çok medeni ve sakin bir yer. Sandaldan büyük tekne yok. Salmasız tekneler için her yer bağlanma yeri ve ücretsiz. Tatlı su bedava. Elektiriğe gerek yok. Zaten her yer ışıl ışıl. 
Her zaman olduğu gibi ilk iş en yakın kafeteryaya gidip, yöre hakkında malumat almak.15 yıl öncesine kadar burada beş okul varmış. Şimdi hiç yok. Sağlık ocağı varmış. Ne doktor kalmış, ne de hemşire. Bir tek çevre sağlığı uzmanı kalmış. Onun da iğne yapma yetkisi bile yok. 
Paşalimanı adı Osmanlı donanmasından geliyor. Burası barınma yerleriymiş. Lala Mustafa Paşa’nın yaptırdığı cami halâ dimdik ayakta ve kullanımda.Bir de çeşme halâ duruyor. Caminin yanı paşaların da olduğu Osmanlı mezarlığı. Daha da eskiden, burada rumlar yaşarmış. 5-6 tane kilise, manastır varmış. Ancak bir kısmı kasten, bir kısmı da doğal nedenlerden dolayı yıkılmış. Ama benim için en önemli kalıntı, büyük denizcimiz Sadun Boro’nun “Kısmet” adlı teknesinin kırılan yelken direği. Burada yaşayan bir arkadaşı, bahçesine dikmek için almış. Ama dikemeden ölmüş. Direk de bahçesinde kalmış. Ancak büyük denizcinin kitabında anlattığı o evi bulamadım. 
Deniz harika. Su pırıl pırıl. Su altı kamerasıyla daldım bir sürü fotoğraf çektim sandım ama ayarlarını yapmamışım, hiç bir şey çıkmadı. Doğaç’a ayarlattırdım, bu kez de çekecek bir şey çıkmadı. Diğer Marineros keçisi Şeyda da iyice paparazzi oldu. Bir ara yanlışlıkla giydiğim filamingolu şortumla fotoğraflarımı çekti. Ama tabi burada yayınlanmayacağım. 
Yine keyifli bir akşam yemeğiyle gün sona eremedi. Son anda Jandarma gelip, son derece kibar bir şekilde, yasa gereği açık alanda alkol alamayacağımızı hatırlattı. Kim, niye çıkarttı bu yasayı. Kime ne zararımız oldu ki?...

Karabiga Limanı
Zar zor sığdığımız yer

Karabiga Limanı
Doğaç'n objektifinden Karabiga Barınağı

Erol Abi ve Mehmet Dayısı

Karabiga Barınağı

Karabiga

Erol Kaptan Karabiga Limanı'nı denetliyor 
Denetimler devam ediyor 

Karabiga.

Akrabalarla gece sohbeti
Paşalimanı Koyu.

Paşalimanı Köyü’nde bir sokak. 

Şeyda'nın objektifinden Paşalimanı Koyu. 

Doğaç pilav yapıyor.

Paşalimanı Koyu

Paşalimanı Köyü’nde tarihsel bir yapı
Paşalimanı'nda bir sandal.



Paşalimanı Köyü’nde bir ev.

Paşalimanı Köyü’nde akşam.

Osmanlı'dan kalma bir hayrat.

Lala Mustafa Paşa’nın yaptırdığı cami

Marineros keçilerinin sanatsal çalışmaalarından biri.

Osmanlı Donanması'nın askeri mezarlığı.

Şeyda'nın gün batımı çalışması.


-10-
24 Temmuz, Pazartesi
Sabah Paşalimanı’nda çam dibi kahvaltısı, ardından cam gibi deniz yüzmesi ve duş… Ardından da vira demir. Rota Avşa Adası. 4 mil, 45 dakika. 
Paşalimanı’nın batı girişinden çıkıyoruz. Kaya döküntüleri ve sığlıklar var. Şamandıralara dikkat etmek lazım. Yeşil şamandıranın iskelemde kalması gerek. Navionics'te, yani haritada görüyorum da, o yeşil şamandıra gerçekte yok gibi. Gör görebilirsen. Çünkü neden; Marmara’nın suları da zaten yeşilimtrak. Nasıl bir zeka denizde yeşil lateral şamandıra kuralını koymuş. Trafik ışığı mı bu? Ama yaya geçidi işaretini unutmuşlar. O da lazım olabilirdi. Neyse işte hava sakin, yol kısa olunca ben de böyle şamandıralarla kavga ede ede Avşa Adası'na geldik. Yiğitler Limanı’na bağlandık. Su, elektrik, tuvalet var ama duş yok.. Nereden bilsinler benim buraya geleceğimi. Yapmamışlar.
Kooperatif başkanı zıplayarak yanımıza geldi. “Misafirsiniz diye sizden 30TL alalım” dedi. Ben de “Ama ben evime gelen misafirden 30TL almıyorum” dedim. Ama yemedi…
Feribot iskelesinin karşı tarafına arka arkaya aborda olup, tam rahatlama moduna geçmişken, koca bir feribot kafadan limana girdi. Kafadan diyorum çünkü bu bilinen feribotlardan değil. Burnu normal gemi formunda. Yani kamyonlar, arabaların sadece arkadan binip inme şansı var. Hadi bakalım ne olacak diye seyre koyulduk. Koca gemi liman içinde manevra yapmaya başlamaz mı? Tehlikeli olacak kadar kıçını bize yanaştırmadı ama dümen ve tornistan suları bizi iskeleye yapıştırdı. Koca tırlar geri geri feribota biniyor. Bu orjinal feribot modelini yaratan mühendisleri çok merak ettim. Feribot gittikten sonra ortalık sakinleşti. Herkes siesta yapma derdinde ama ne mümkün. Sirenini çala çala Sahil ve Hudutlar Ambulası limana öyle bir daldı ki.. Halâ uyanmamıış olanlar için de dalgası geldi. Aynı anda karadan da bir ambulans geldi. Sedyede birini alıp deniz ambulansına bindirdiler ve hemen hızla ayrıldı. Kızdığımız için biraz utandık ve üzüldük. Bu insanın başına böyle bir adada kim bilir ne gelmişti? Bir saat içinde deniz ambulansı yüzenlere siren çala çala tekrar limana girdi. Bu kez karadan gelen ambulanstan tek ayağı üzerinde sekerek yürüyen bir kadın gördük ve ciyak ciyak bağırarak ağlayan bir bebeğin sesini duyduk. Bu kez daha çok üzüldük. Ancak olup biteni öğrenme olanağımız yoktu. Yalnızca trafik kazası olmuştur diye varsayımlarda bulunduk.
Akşam üzeri Avşa’yı dolaşmaya çıktık. Vıcık vıcık bir kalabalık ve sıcak. Yüzenler bir birine çarpıyor. Böyle bir yerde denizde çatışma kurallarını bilsen ne yazar. Sahilde adım atacak yer yok. Nedense fok balıkları ve deniz aslanları geldi aklıma. Çarpışmalı uzun bir yürüyüşün ardından bizim Marineros bayanları nihayet bir markete girdi. İlk kez bundan çok memnundum. Çünkü onlar içerideyken bizde Erol Abi’yle marketin önündeki piknik sandalyelerinin kalite kontrolünü yapıyorduk. Bizim Marineros paparazzileri de iş başında ama umrumuzda değil. Sonra zaten gençler, bayanlar ve biz üç kola ayrıldık.Erol Abi’yle güneş batarken romantik bir tavla maçı yaptık. Sonuç önemli değil, yazmaya gerek yok. Sonunda tekrar teknelerimize kavuştuk. Oh be anı. Püfür püfür. Kimse yok. Sadece gelip geçerlerken selamlaştığımız sağlık yürüyüşçüleri. Klasik iskele üstü akşam sofrasında değişik olan bizim Marineros Keçileri’nin aldığı yöreye özgü Avşa Şarabı. 
24 Temmuz, Salı
Sabah fazla geçe kalmadan Yiğitler Limanı’dan ayrıldık. Rotamız Marmara Adası, Çınarlı Köyü. Hava yine pırıl, deniz palpa liman. Doğaç dümende ben uykuda. Sakin ve kısa bir seyir olacak derken, Doğaç “Yunuslar “ diye bağırdı. Kafamı kaldırıp baktım. Uzaktalar… Uykumu bozmaya gerek yok diye düşünüp, sabah uyuklamasına devam ettim. Ancak biraz sora Doğaç “Bunlar yunus değil orkinos” diye bağırınca, telefonumu kapıp saniyeler içerisinde teknenin burnuna fırladım. Gerçekten iki orkinos biraz ötemizde atlıyordu. Telefonumun kamerasını video moduna getirip beklemeye başladım. Orkinosları beklerken, tam puruvamızda denizin üstünde hareket eden bir yüzgeç gördüm. Hemen Doğaç’a “Boşa at, dümenini üstüne kır” diyerek çekime başladım. Hareketlerinden köpek balığı olmadığı belliydi. Yaklaştıkça büyüklüğünü görebiliyordum. Bir an balina sandım ama iyice yaklaşınca o kadar da büyük değildi. Ama yine de tam üstüne giderken, dalıp, teknenin altına girince azıcıktan daha fazla tırstım. Sonra çektiğim videoyu seyrettik. Kaplumbağaya çok benziyor ama bu kadar da büyük olmaz ki? Sonra Doğaç. koordinatları da vererek, videoyu Deniz Biyologları grubunda paylaştı. Anında yanıtlar geldi.Meğerse bizim çektiğimi balık orjinal adı “Mola mola” olan aybalığıymış. Çok şanslıymışız. Çünkü bu balık Marmara Denizinde yaşamazmış. Nereden geldiyse koca Marmara’da benim karşıma çıktı işte. Marineros grubundan videoyu paylaştım. Ege kaçkını Enes “ Dalıp çekseydin efsane olurdu” dedi de, o yüzgeci görünce dalmak ne mümkün ? Teknenin en üst noktasına tırmanasım geldi.
Sonra Marmara Adası’na iyice yaklaşınca gözümüze kestirdiğimiz bir koya girip demir attık ve yüzdük. Sonradan da öğrendik ki burası Şeyda'nın merak ettiği asıl Manastır Koyu’ymuş. Bir tane de Topağaç Köyün’de vardı.

Çınarlı Limanı’nda, bizi Darıca'dan denizci arkadaşımız Behçet karşıladı. Çınarlar altıda oturup, sohbet ettik. Sonra Behçet’in arabasıyla Marmara merkeze gidip, mazot ve bilumum ihtiyaçlarımızı giderdik Behçet sağ olsun her ihtiyacımızı giderdi. Yine hep birlikte iskele üstü masamızda sohbetle geceyi noktaladık. Yarın dönüş başlıyor. Rota Silivri ertesi gün Darıca.




“Mola mola” (Ay Balığı)


Şeyda'nın objektifinden yunuslar....



Tabi ki bu fotoğraf bize ait değil.
Aybalığının nasıl bir şey olduğu anlaşılsın diye koydum.


Yiğitler Limanında feribot manevrası.


Marineros Keçilerinden sanatsal çalışmalar.


Marineros Keçilerinden sanatsal çalışmalar.


Marineros Keçilerinden sanatsal çalışmalar.


Avşa’da bir akşam.


Avşa sokakları.


Avşa sokakları.


Avşa sokakları.


Avşa sokakları.


Avşa’da bir plaj.


Kıyılar ve Hudutlar Ambulası.


Çınarlı Limanı.


Çınarlı'da Behçet ve ailesiyle..


Çınarlı'da çınarlar altında.


Marineros Keçilerinden sanatsal çalışmalar.


Çınarlı Limanı’nda.


Marineros Keçilerinden sanatsal çalışmalar.



-11- FİNAL
26 Temmuz, Çarşamba 
Sabah beş otuz sıralarında, Silivri'ye gitmek üzere Marmara Adası’ndan ayrıldık. 45 mil, 9 saat. Dönüş rotamızın en zor etabı olmasını beklememize karşın, oldukça rahat bir seyir oldu. Öğlene kadar rüzgar çok az ama ölü dalgalar vardı. Öğleden sonra hiç bir şey kalmadı. Sadece güneş ve sıcak. Kavrulduk... 
Silivri Barınağı koskocaman, hatta iç içe iki barınaktan oluşuyor ama bağlanacak hiç boş yer yok. Üzerinde ağ olan teknelerin gecenin bir saatinde ayrılabileceğini bildiğimiz için, boş duran büyük bir tanesini gözümüze kestirip, aborda olduk. Erol Abi’yle tekneye çıktık ve camlarındaki uyarı yazılarını okuyup, geri döndük. “ Kooperatif Denetim teknesidir. Aborda olmak, bağlanmak, tekneye çıkmak, yakınında alkol almak yasaktır.” Biz zaten o yazıları okumak için çıkmıştık....
Sonra bir motor yattakilerden rica ettik, barınak görevlisini aradılar. Telefonda “Boş bir yer bulup, bağlansınlar” diyerek, elinden gelen hiç bir yardımı esirgemedi. Yer bulabilmek için, barınakta üçüncü turumu atarken, tek teknelik boş bir yer buldum. Ben baştan kara olacak, Erol Abi de demir atıp bana bağlanacaktı. Daha henüz yanaşmamıştım ki, karadan birisi “Marmara Adası’ndan gelenler siz misiniz?" diye bağırdı. Bu telefondaki yardım sever görevli olmalıydı. Ben de yardım edecek umuduyla “Evet Evet” diye bağırdım. Yanındakiyle sohbetini bölmeden “Yanaşın işte te oraya” der gibi el kol işareti yaparak yürümeye devam etti. Ben de O’na, "yaptığı sınırsız yardımlar için, teşekkür" anlamına gelebilecek el işareti yaptım. Bir daha da yüzünü görmedik. 
Tam da Silivri Öğretmen Evi’nin önüne bağlanmışız. Girip bir dolandım. Biraz lüks bir yere benziyor. Tuvalet kapıları bile şifreli. Şifre sadece müşterilere veriliyor. Müdüriyete çıkıp, olası müşteri taklidi yaparak, şifreyi ele geçirdim de rahatladım. Tam orada insanın aklına çok güzel fikirler geliyor ya; benim de aklıma bir oda tutup, doluşarak klimasından yararlanmak, sonra da sırayla duşunu sömürüp, teknelere geçmek fikri geldi. Ama diğer Marineros mürettebatına kabul ettiremedim. Çay içmek için oturup tıka basa karnımızı doyurduk ve gençler ayrı, bayanlar ayrı koldan gezmeye dağıldılar. Biz de Erol Kaptan’la siesta yapmak için teknelerimize çekildik.
Öğretmen Evi’nde gece kına varmış. Benim teknede toplanıp, bangır bangır trakya havaları eşliğinde akşam yemeğimizi yerken, bütün tayfa halay bile çekti. Bir de teknem küçük diye şikayet ediyorum. Videolarını bile çektim. Elimde koz olarak duruyor. 
Bir ara bağlandığımız yerin sahibi teknesiyle geldi. Durumumuzu anlattık. Çok anlayışlı davrandılar. Hatta istersek yarın gece de kalabileceğimizi söylediler. Ancak meteoroloji Perşembe gecesi dokuzda gelecek kötü hava uyarıları veriyordu. Kalamazdık.
27 Temmuz, Perşembe. 
Son etap, rotamız Darıca. 57 mil, 10 - 11 saat. 06:00’da palamarları çözdük. Ama Erol Abi’nin çapasını alamadık. Dipte bir tonoza takılmış olmalıydı. Kaybedecek fazla zamanımızda olmayınca, Erol Kaptan çapasını, zinciriyle beraber Silivri Liman’na hediye etmek zorunda kaldı. 
Rüzgar ve dalgalar çok etkili değil. Zaman zaman yön değiştiriyor. Hava puslu. Gözler gökyüzünde kötü hava belirtisi aramada. Haritadan da ne olur ne olmaz diye sürekli sığınabileceğimiz en yakın yerleri tarıyorum. Derken, pat meteorolojiden bir mesaj gelmez mi? Beklenen hava 3 saat önceye çekilmiş. Yani saat 6’ya. Yani tamda bizim tahmini varış saatimize. Hemen Windfinder, Windguru, Posseidon ne varsa tırmalamaya başladım. Kumpasçı, iş birlikçiler… Hepsi aynı şeyi söylüyor. Derhal telsizden Erol Abi’ye durum bilgilendirmesi yapıp, motorların devrini arttırdık. Tam yol kaçıyoruz. Istanbul Boğazı önlerinde sancağımızdan gelen bir hızlı feribotla çatışma noktasına geldik. Saygı gereği durup ona yol verdik. Bu kadar yakından da geçince bir de dalgasıyla uğraş… Ama bizim Marineros Keçileri’nin keyfi yerinde. Aksiyon olsun. Onlara göre havadan kaçış bile süper eğlence… 
Büyükada açıklarına gelene kadar başıma ağrılar girdi. Büyükada açıklarında lodos kendini göstermeye başladı. Ama o an için işimize geliyordu. Pupa seyriyle hızımız 6,5 knota kadar çıkıyordu. Bulutlar da şimdilik beyaz, ince ve yüksekti. İyiydi yani, baya iyiydi. Zaten üç saatlik yolumuz kalmıştı. Tuzla açıklarına gelince durum aynıydı. Biraz rahatlayıp, bir bira açtım. Bayramoğlu açıklarında fazla rahatlayıp uyumuşum. 
17:30 gibi Darıca'ya vardık. Toparlanıp, eşyaları kıyıya istiflerken, hava geliyorum demeye başlamıştı. Doğaç arabayı getirmek için eve gidince, bekleyecek zamanımız olmadığını anlayıp, Deniz’i ve eşyaları kayıkların oradaki şemsiyenin altına kaçırdım. Tekneyi toparlayıp, kilitlemek için geri dönerken yağmur ve lodos iyice bastırdı. Arabaya geldiğimde ıslanmamış bir yerim kalmamıştı. Ancak telefonumu teknede unutmuştum. Ama bu kez hiç acele etmeden, lodosa, yağmura kafa tuta tuta, efeler gibi gidip, telefonumu aldım. 
Bu seyir de böylece noktalandı. Birlikte çok iyi zaman geçirdiğimiz Şeyda Teknesi mürettabatı; Erol Kaptan’a, eşi Nurten Hanım'a ve kızı Şeyda’ya, Deniz-Y teknesi mürettabatı olarak çok teşekkür ediyoruz ve bir dahaki seyirlerde diğer Marineros teknelerini ( Med-Ocean, Pal ve Oyster) aramızda görmeyi diliyoruz. 
Dip Not: Bu seyirde her şey ayrıntılarılarıyla yeterince anlatılmıştır. Yalnızca bir kaç münferit olay tarafımdan sansürlenip, mürettebata olası paylaşımlar için gerekli tehditler yapılmıştır. Elimde videolar ve fotoğraflar vardır...

Yine güneşi denizde karşılıyoruz.

Silivri rorasında her şey yolunda.


Erol Kaptan'nın 9 saatlik seyirin ardından Silivri'ye ayak basma anı.

Silivri'de bir akşam.

Silivri'de akşam.

Silivri'de akşam.

Marineros Keçileri Sanat Galerisi'nden bir çalışma.

Silivri Limanı.

Silivri Kent Meydanı.
Gemiler arasında İstanbul girişi.
Boğaz açıklarında gemi yolu.
Boğaz açıklarında gemi yolu.

😊